Berkay Küçük tarafından yazılmış tüm yazılar

9 Panel #2

9 Panel’in #2. sayısında, yakın dönemde aramızdan ayrılan çizgi roman sektörünün efsane ismi Stan Lee var.

Peter Parker. Stan Lee’nin vizyonuyla sadece çizgi roman sektörünü değil, bütün eğlence sektörüne yön veren bir figür oldu. İşte iki efsane, Stan Lee ile Steve Ditko’nun Peter Parker’ı bize hediye ettiği 1962 tarihli Amazing Fantasy #15 sayısının ilk paneli. 

Stan Lee’nin Marvel Comics bünyesindeki 65. yılı şerefine yayınlanan ‘Stan Lee, Spider-Man ile tanışıyor’ adlı sayıdan içimizi ısıtan bir panel. Stan Lee, yaptığı editöryal devrim ile çizgi roman sektörüne yepyeni bir kapı açan bir isim. Her zaman okuyucusu için içerik üreten bir yazar ve editör olan Lee, aynı zamanda okuyucusunun sevgisiyle ayakta durmuş biri.


Fantastic Four’un 126. sayısına ait olan bu giriş paneli  de bu anlamda çok büyük bir önem taşıyor. Çünkü ‘Stan Lee Sunar’ın doğumuna şahit olduğumuz an ve belki de en önemlisi. Marvel Comics sayı girişlerinde ünlü yazar ve çizerlerin isimlerinin büyük puntolarla belirtilmesi pazarlama açısından önemli bir strateji. Daha sonra bu ikonik bir gelenek haline geldi ve Fantastic Four ile Marvel’ın devri gelip çattığında, yıllarca sayıların giriş panellerini Stan ”The Man” Lee ve Jack ”King” Kirby süsledi.

Devamında Stan Lee editöryal devrimini tamamladı. Jack Kirby ve Steve Ditko gibi isimlerin adı silinirken bile özel baskılar ”Stan Lee Sunar” adıyla basılmaya başlandı. İkonik yazı fontu ile birlikte ”Stan Lee Sunar” yıllarca markaya eşlik etti.

Stan Lee’ın editöryal devriminin en büyük parçalarından biri yazdığı çizgi romanlara sık sık konuk olarak şimdilerde ”cameo” dediğimiz o akımı başlatmış olmasıydı. Önceleri özellikle Fantastic Four ve The Amazing Spider-Man serilerinde Kirby ve Ditko ile birlikte yer alan Lee, kendilerini evrenin içine yazar olarak adeta dördüncü duvarı yıkma mantığıyla yerleştirmiş ve efsanesini başlatmıştı. Özellikle Kirby ile birlikte yer aldığı paneller gelmiş geçmiş en görkemli çizgi roman ikilisini yad etmemiz açısından çok değerliler.

Marvel Comics’in en görkemli karakterlerinden Dr. Doom’un yaratılışına Stan Lee ve Jack Kirby en ön sıradan tanık oluyorlar. 

Stan Lee ve Steve Ditko, The Amazing Spider-Man’in ilk yıllık sayısında adeta serinin doğuşunu ve yükselişinin perde arkasını bize gösteriyorlar.

Her zaman Stan Lee’yi betimlemek istediğimde kullandığım ilk panel Fantastic Four’un 3. yıllık sayısı olan Reed ile Susan’ın evliliğinin final paneli olmuştur. Stan Lee’nin karakterleri yaratış sürecinde bu karakterlerde amaçladığı aile teması, Jack Kirby ile birlikte ortaya çıkardıkları yaratıcı kozmiğin temelini oluşturan temanın ne kadar insancıl olduğunu betimlemek açısından değerli olduğu gibi, aynı zamanda okuyucunun ve kendisinin karakterlerle kurduğu yakın bağ açısından tam anlamıyla eşsiz. 2000’lerin Fantastic Four filmlerinde Stan Lee’nin bu sahneyi Kirby’nin yokluğunda canlandırışı ise sahneyi izlerken hem yürek ısıtan hem de yürek burkan bir an.

Stan Lee ve geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz hayat arkadaşı Joan ile Lee’nin en bireysel kahramanlarından biri olan Daredevil’ın ikili ile karşılaşması hem Lee’nin kendisini ”korkusuz bir lider” olarak betimlemesi açısından buram buram Stan Lee kokuyor hem de Joan’ın kara mizahıyla ilginç bir panel ortaya çıkıyor.

Stan Lee’in bir figür olarak çizgi roman sektörünü ne kadar etkilediği veya neleri başardığı halen tartışmaya açık bir konu ancak yazar, yaratıcı ve editör kişiliği ile hiç kimsenin başaramayacağı türden bir devrimi gerçekleştirdi. Bu devrim boyunca yaptıklarının tek bir açıklaması vardı: okuyucularını mutlu etmek ve onların, kendisinin ortaya koyduğu eserleri benimseyerek okumasını sağlamak. ”Marvel Yöntemi” de tam olarak bu şekilde doğmadı mı zaten?

Excelsior!

Reklamlar

Okuma Rehberi: Fantastic Four!

Marvel’in ilk ailesi, 3 yıldır hasretini çektiğimiz Fantastic Four, Ağustos’ta dönüş yaptı! Jonathan Hickman’ın yazdığı Secret Wars (2015) sonrasında 3 yıldır haber alamadığımız Reed Richards, Susan Storm ve çocukları Franklin ile Valeria, Marvel Two-In-One’ın sonunda evlerine döndü.

DhgjaVXXkAAY8NQ.jpg

10 yıldır The Amazing Spider-Man’i yazan Dan Slott ve usta çizer Sara Picelli’nin ortaklığında devam eden seri öncesinde Fantastic Four’a nereden başlayabilirim diyenler için bir okuma çizelgesi hazırlamaya karar verdik. 57. yılını dolduran Fantastic Four’u okurken aynı zamanda Marvel tarihinin en görkemli sayılarına da tanıklık edeceksiniz.

Stan Lee & Jack Kirby (1961)

DedeLYzU0AAVMsL.jpgMarvel Comics’in bugünlere gelmesine neden olan ilk şey, maddi sıkıntılarla boğuşan şirketin Fantastic Four dergisini çıkarmasıydı. Diğer şirketlerin ekip hikayeleriyle rekabet etmek için Lee & Kirby ikilisi Fantastic Four’u ortaya çıkardı. Batmanın eşiğinde olan şirketin son hamlesi olan Fantastic Four, aile temasıyla rakiplerinin önüne geçti ve şirkette güneşli günlerin kapısını araladı. Stan Lee ve Jack Kirby dönemi 1 – 102 sayıları ve 1-10 arası Annual adlı tek parçalık sayılarını kapsamaktadır. Bu dönemde Dr. Doom ve Galactus gibi Marvel evreninin en kilit kötüleri ortaya çıkmış, Reed Richards ile Susan Storm evlenmiş ve oğulları Franklin Richards doğmuştur. Black Panther ile Inhuman başta olmak üzere pek çok karakter bu dönemde evrene giriş yapmışlardır.

Stan Lee & Jack Kirby dönemi,  bir geçiş dönemidir. Wein, Wolfman ve Roy Thomas başta olmak üzere farklı yazarlar seriyi daha sonra devralmıştır.

John Byrne (1980)

johnbyrne-1003109.jpg

Marvel Comics’in zirve noktası diyebiliriz sanırım John Byrne için. Lee & Kirby ikilisinden aldığı yüksek çıtayı çekilebileceği yüksek noktaya çeken Byrne, seriyi uzun süre hem yazmış hem de çizmiştir. Çizgi roman tarihinde eşsiz çizimleri ile bilinen Byrne, bu dönemde Marvel kozmik evreni kendisinin çizimleriyle eşsiz bir tat kazanmıştı. Yan seriler ile bu dönemde ana hikayeyi geliştirme yoluna gidildi. Fantastic Four sayıları üzerinden Secret Wars, Secret War 2 ve Skrull Invasion gibi pek çok hikayenin temeli oluşturuldu.

John Byrne dönemi 215 – 295 arası sayıları, Annual 17-19’u ve Marvel Team Up 61 ile 62’yi kapsamaktadır. Ben Grimm’in hikayesini takip etmek için Marvel Two-In-One serisine göz atabilirsiniz.

Bill Mantlo, Chris Clemont ile Marv Wolfman kendisine bu dönemde eşlik eden yazarlardır.

Yazımızın devamında Annual sayılarından hem azaldığı hem de düzenini yitirdiğinden değinilmeyecektir.

Walt Simonson, Rich Buckler, Ron Lim ve Arthur Adams (#337, 1990)

Arthur Adamsjpg.jpg

John Byrne’ın 1986’da seriyi bırakışından sonra seri farklı yazarlara sırasıyla emanet edildi. Fantastic Four, Heroes Reborn’a kadar düzenli bir seriye sahip olamadı ne yazık ki. Bu serinin bahsedebileceğimiz tek özelliği, orijinal Fantastic Four’un kaybolduğu hikayemizde yerlerini Spider-Man, Hulk, Wolverine ve Ghost Rider alıyor olması.

Heroes Reborn Sonrası Modern Fantastic Four

Chris Claremont

Bu dönemde (1998) seri baştan numaralandırılmıştır. 30. sayıya kadar Claremont yazmış, 60. sayıda Mark Waid seriyi devralana kadar çeşitli yazarlar seriyi devam ettirmiştir.

Mark Waid & Wieringo

Waid dönemi, yazarın isim ağırlığı sebebiyle en değerli Fantastic Four serilerinin arasında sayılır. Byrne ve Hickman dönemi kadar ihtişamlı olmasa da oldukça değerli bir dönemdir. Seri, 2001 ile 2006 yılları arasında Fantastic Four #60 – #71 ve orijinal sıralama ile ise #501 – #526 arası sayıları kapsamaktadır. 

J.M. Straczynski, Dwayne McDuffie ve Mark Miller

Oldukça kısa süren McDuffie dönemi, Civil War ve Initative hikayelerinin yan hikayelerini barındırmasıyla öne çıkar. Straczynski ve Miller dönemleri ise orta iyi seviye hikayelerle Hickman öncesinde okuması zevkli, enerjik bir hava içerisinde geçen bir dönem olarak tanımlamak mümkün.

Jonathan Hickman Dönemi: Modern Marvel Hiç Bu Kadar Güzel Olmamıştı!

(2009-2013)

tumblr_p8mkxrb31J1r9wpqho1_640.jpg

Jonathan Hickman dönemi, ilk sayısından son sayısına kadar detaylı ve mükemmel bir işleyişle dizayn edildi. Yazarın ustalık eseri diyebileceğimiz kadar güzel bir dönem. 50 yıl boyunca geçirdiği gelişim ile karakter derinliğini kazanan ekibe öyle güzel hikayeler yazıyor ve yeri geldiğinde Lee & Kirby ile Byrne dönemlerinde bolca kullanılan karakterleri muazzam bir şekilde hikayeye katıyor ki. Franklin ve Valeria’yı seri boyunca oldukça etkin bir şekilde kullanan yazar, hikayenin başından sonuna kadar ikisini de bir yerden alıp bambaşka bir noktaya taşıyor. Sadece çocuklar değil, ekibin her üyesini kısa yüceltmeyi de ihmal etmiyor.

Jonathan Hickman’ın dönemi Fantastic Four #570-588, içimizi donduran olayın ardından Fantastic Four’un Future Foundation’a dönüşmesi sonrası Fantastic Four #1 – #23 sayılarını içeriyor. 

Fraction ve Robinson 

Fantastic Four külliyatının en zayıf halkası kesinlikle bu dönem. Kırmızı kostüm, Susan Storm’un kötü yazılıyor olması, Hickman’ın hikayesinin yeterince iyi bir şekilde devam ettirilememesi gibi nedenlerle Fantastic Four’un genel albenisi dışında size öneremeyeceğim tek dönem bu.

İnceleme: Doomsday Clock #7

Doomsday Clock bir çizgi roman okuru için önemli bir deneyim. Bu yüzden tamamı spoiler içeren bu yazıyı okumadan önce Watchmen, DC Rebirth sayısı ve Doomsday Clock serisini okumanızı tavsiye ediyoruz.

Büyük bir kesim için kutsal bir kitap değeri gören Alan Moore & Dave Gibbons’ın ‘Watchmen’ adlı eserini Moore’un bundan 10 yıl önce neredeyse hırsızlıkla suçladığı Geoff Johns, her bir köşesini ince ince işlediği DC Comics’in ana evreniyle birleştiriyor. 2016’nın en büyük olayı olan DC Rebirth’ün tek atışlık sayısıyla bu birlikteliğin ayak seslerini duymuştuk. 2018’in son aylarına geldiğimiz şu günlerde Doomsday Clock’un 7. sayısı gözlerimizin önündeyken her zamankinden daha heyecanlıyız.

RCO003 (2).jpg

DC ile Watchmen Evrenlerinin Birleşimi Düşünebileceğimizden Çok Daha Derin

Geoff Johns’un ilk 6 sayı boyunca giderek derinleştirdiği bazı anlatımlar vardı. Nükleer savaş ve bunun süper kahramanlara olan etkisi, Mime & Marionette, Superman Teorisi, Johnny Quick, Legion of the Superheroes ve daha fazlası. Çizgi roman tarihinin en komplike hikayelerinden bir tanesini anlatan Geoff Johns, böyle bir serinin içine büyük bir risk alarak yeni karakterleri ekliyor ve evrenin her bir öğesini dolduruyor. Ancak Batman, Superman ve Wonder Woman’ı ısrarla hikayenin içine tam olarak yerleştirmiyor. Sizce bu yanlış mı, Geoff Johns her şeyi eline yüzüne mi bulaştırıyor? Cevap çok basit.

Hayır. Geoff Johns, tüm bu sorulardan daha büyük şeyler yapıyor. Usta yazarın derdi hikaye anlatımına katkısı olacak karakterleri seçmek. Johns, Alan Moore’un Watchmen’i nasıl ince ince işlendiğinin farkında ve kendi hikayesinde bunu yapmaya çalışıyor.

Hiçbir Panel, Arkasında Bir Hikaye Barındırmadan Değerli Değildir

Doomsday Clock, sıradan bir çizgi roman değil. DC evreninin bambaşka diyarlarına dokunan ve bunu en edebi yol ile yapan bir hikaye. Bu yüzden de sizden derin bilgi birikim bekliyor. Bu sayı ise önceki 6 sayıda kurduğu ağır anlatımın karşılığını tadında verirken, gelecek sayılar için de temeller atıyor.

RCO004 (2).jpg

Sayı, Green Lantern fenerinin gizemi ile açılırken, Alan Scott hikayenin geniş bir parçası olarak görev yapıyor. Scott’ın Green Lantern oluşunun 1940 olarak belirtilmesi tuhaf bir detay çünkü bu tarih aynı zamanda All-American Comics #16’nın yayın tarihi. Yani Alan Scott’ın çizgi romanlara giriş yaptığı sayı. Zaman akışına Watchmen üzerinden baktığımızda herhangi bir sorun olmasa da Rebirth’ün zaman çizelgesinde durum daha farklı. Diğer taraftan ise Pre-52 döneminin JSA ve Green Lantern serilerini okuyanlar için de 1940 seçilmesi ilginç ve zamanlamaya oturtmakta zorlandığımız bir ayrıntı.

Watchmen denilince aklımıza gelen ilk şey, hikayenin oldukça sağlam bir politik taban üzerine kurulmuş olduğu. Başta Nixon gibi pek çok isim olmak üzere dünya siyaseti üzerindeki ayrıntıların çizgi romanda geniş bir yer kaplaması hikayeyi başka bir yöne çekiyor. Sayı ilerlediğinde Rorschach, Saturn Girl ve Johnny Thunder’ın hikayesine konuk olurken Watchmen’in bu bahsettiğim siyasi tabanının DC evreni ile birlikte karşımıza çıkması eminim her okuyucu için farklı bir tad olmuştur.

Bubasdis

RCO009 (1).jpg

Bubastis, Doomsday Clock’un farklı sayılarında karşımıza çıkan Ozymandias’ın mutasyona uğramış kedisi. Devamında yeşil fener ile Bubastis, Dr. Manhattan’ın uzun zaman sonra çizgi roman panellerine geri dönüş yapmasını sağlıyor. Jon’un konuşması sırasında bazı yan hikayelerin yolu yapılırken, Ozymandias’ın amacına ulaşmak için yapabileceklerinin boyutlarını Reggie’ye söylediği yalan üzerinden görüyoruz. Johns ve Frank ikilisi Bubastis’in kökenini sayının sonunda yer alan notlar ile detaylandırıyor.

RCO034.jpg

Batman’in Manhattan’ın kim olduğunu biliyor oluşu ileride güzel anları doğurabilir. Manhattan’ın tarihi geri dönüş panelinin alt kısmında yer alan yüzler içerisinde Batman’i de görmek isterdim.

DoMIBenX0AAKeBi

Batman’in seri boyunca Justice League üyeleri arasından karşımıza en sık çıkan karakter olmasına rağmen olayların bu kadar dışında kalışı serinin DC evreni ile Watchmen arasındaki bağlara dair işlenebilecek ne kadar fazla konuya sahip olabileceğini görüyoruz.

RCO029

Adrian Veidt tüm karizmasıyla yüzündeki morluklarla gülümsüyor. Tahmin edebileceğiniz gibi yine çok iyi bir planı var. Dünyanın bir diğer en zeki adamı Lex Luthor bu planın neresinde yer alacak, merak içerisindeyim. Rorschach’ın ise Lois Lane’e yazdığı mektubu görüyoruz. Herhangi bir detay verilmeyen bu mektubun Superman’in hikayeye dahil oluş şeklinde rol oynayacağını düşünüyorum.

Tıpkı her Watchmen sayısının finali gibi Doomsday Clock’un her sayısı da gözlerimizi panele kitleyeceğimiz ve üzerinde düşündürecek finallere sahip. Bu finalin ana kahramanı ise Dr. Manhattan. Panelin üzerine konuşulacak hem çok şey var hem de hiçbir şey yok. Çünkü bir panel ancak bu kadar derin olabilir.

RCO031.jpg

Geoff Johns ile Gary Frank yıllar sonra bile başyapıt olarak anılacak türden bir sayıyla karşımıza çıktılar ve çizgi roman tarihinin en deli saçması fikrini olabilecek belki de en iyi şekilde biz okuyuculara sunmaya devam ediyorlar. Önümüzdeki yaklaşık bir yıllık süreç için yine heyecanlıyız ve serinin finaline tanıklık etmek için can atıyoruz. Çünkü bu deli saçması fikrin finalini görmeyi kim istemez ki?

CADDE NOTU: 9/10

İnceleme: Titans

Warner Bros’un Netflix, Amazon ve Hulu gibi platformlara rakip olarak duyurduğu ve tamamı DC Comics içeriğine ayrılmış olan DC Universe servisinin yayınladığı ilk dizi Titans, geçtiğimiz yayın hayatına başladı. DC Universe platformu henüz Amerika Birleşik Devletleri dışında resmi olarak faaliyetlerine başlamadığı için dizinin dünya distribütörlüğü Netflix’e satılmış durumda. 

İlk 2 bölümü kapsayan spoiler dolu yazıdan önce, bahsetmemin şart olduğunu düşündüğüm bir soruna değinmek istiyorum. 

Teen Titans’ın Yaratıcı İsimlerine Yer Verilmemiş

İlk okuduğunuzda size herhangi bir şey ifade etmemiş olabilir ancak bu cümle sektörün en büyük sorunlarından birinin devam ettiğini gözler önüne seriyor.

Batman’in eş yaratıcısı Bill Finger’ın DC Comics tarafından yıllarca görmezden gelindiği bilinen bir gerçek. Ancak yıllar süren telif davaları sonucunda Batman v Superman filmi ile hak ettiği yeri edindi usta isim. Bilinen diğer bir örnek ise Stan Lee’nin Captain America’nın yaratıcıları Simon/Kirby’nin yerine karakterin yaratıcı ismi olarak 1984 yılında çıkan Captain America filminden 2011 yılındaki The First Avenger’a kadar isminin ön planda olması. Film protesto edildikten sonra Simon/Kirby ikilisi hak ettikleri yeri ediniyor.

DpfWV8EW0AA8Ruc

Peki, kim Kane/Finger’ın (Finger ailesi Robin’in telifini de almışlardı) Haney ve Premiani’nin (Teen Titans’ın isim yaratıcıları) ile Wolfman/Perez’e (Starfire ve Raven) hak ettikleri değerin gösterilmemesine tepki koyacak? Küçük bir kesim dışında hiç kimse.

Yazılar, önemli bir saygı duruşu olsa da ekranda akan görüntülerden ibaret. Aslında en doğru saygı duruşu eserin kaynak materyaline ne kadar sadık kaldığı ve çok daha önemlisi onu olumlu anlamda ne kadar etkilediğidir. Titans dizisi için bundan da bahsetmek mümkün değil. En azından şimdilik.

Dizinin Derdi Çizgi Roman Değil

DC Comics’in büyük ve küçük ekrandaki son 10 yılı, markaya ait bazı yanlış anlaşılmalara yol açtı. Burun kıvrılan diziler ve Zack Snyder’ın başında olduğu DC Sinematik Evreni ile Warner/DC Comics markası hak ettiği bir başarısızlığa uğradı ve karanlık damgasıyla baş başa kaldı. Neredeyse her türden esere sahip olan bir markaya böyle bir damganın yapışması üzücü. Özellikle de merkezdeki karakterin, eline herhangi bir Superman çizgi romanı alan her okuyucuya umut aşılayan kızıl donlu dostumuz olduğu düşünülünce.

Di4OXg-WwAEPGMA.jpg

Teen Titans, bir grup gencin bir araya gelişini, yaşadıkları olayların ardından aile olma sürecini ve kendi kimliklerini keşfetme hikayesini olabilecek en umut dolu ve renkli tonda anlatan bir konsept. Yaşadıkları sorunlara rağmen her zaman yüzlerindeki gülümsemeyi kaybetmemeleri bu grubu özel kılan ana unsur. Dizide ise bunun tam tersini görüyoruz. Dizi kaynak materyali farklı yorumlamak istiyor ve bunda başarısız oluyor.

Durun bakalım… Dizinin yapımcılarından biri sinematik evrenin DC Comics’e ne kadar zıt kaçtığını üstüne basa basa söyleyen usta yazar Geoff Johns değil mi? Tam olarak değil. Geoff Johns, dizinin yapım sürecinde çok fazla yer almadı ve sadece bir bölümünü yazdı. Bu aşamada ismi dizide daha çok reklam amaçlı yer alıyor. Hiçbir DC Comics okurunu da son 20 senede inanılmaz işler çıkaran bu adamın böyle bir dizinin ana parçası olduğuna ikna edemezler. Daha önce olduğu gibi bütün suçu Geoff Johns’un üzerine atmak doğru olmaz.

Dizinin, Zack Snyder’ın etkilediği kitleye hitap ettiği açık. Ekranda olan biteni görmeyi zorlaştıran renk filtresi ve tercih edilen gereksiz vahşet bunlara örnek. Makinist filminin yönetmeni Brad Anderson ile görüntü yönetmeni Boris Mojsovski farkını ortaya koyamıyor. Tercih edilen müzikler ise depresif bir havaya sahip. Dizi sanat yönetiminde sınıfta kalıyor.

Aksiyon sahneleri özensiz kurgulanmış. Önlerinde duran Robin’e rağmen ‘gel bizi döv’ dermişcesine dikilen figüranların alaycı sözleri çok ucuz kaçıyor. Tek çöp kovası ile iki kişinin bayılması ise çok mantıklı (!) bir kurgu. Hawk, Dove ve Robin’in aksiyonunda sürekli değişen kamera açıları gözünüzü yorabilir.

Dick Grayson 

Titans  Ep 101

Brenton Thwaites görünüş olarak karizmatik bir Richard Grayson ve iyi de rol kesiyor fakat ekranda alt metni 2 cümleden ibaret olan bir karakter görüyoruz. Ailesini kaybettiği sahnenin Rachel üzerinden gösterilişi dramatik olarak bir etki bırakmıyor üzerimizde.

Dick Grayson, özel bir karakter. Benim gelişimini en uzun süre takip ettiğim çizgi roman karakteri bile diyebilirim. Haliyle gördüğümüz Robin’in yazılışındaki hata gözüme çarpıyor. Dick, Bruce Wayne’in yöntemlerini yanlış bulduğu için ayrılıyor ve Detroit’e geliyor. En azından karaktere yazılan 3-5 replikten anladığımız bu. Devamında Robin’in seçtiği yöntemin Batman’den daha iyi olmadığını görüyoruz. Robin bir katil ve bunun tek açıklaması Robin’in çok fazla Batman’e benzemeye başlaması. Nasıl yani, Batman düşmanlarının boynunu kırmak yerine koparıyor mu? Tembel yazarlık.

Havada uçuşan kanları izlemek ve kırılan kemiklerin seslerini duymak Dick Grayson’ı tanıyan her okuyucu için eminim rahatsız edici olmuştur. Yazılan ‘F*ck Batman’ repliği ise herhangi bir alt metni olmayan ve ustasına her zaman saygı duyan Dick Grayson’a yakışmayan bir replik. Okuyucuya bunları satamazsın. Zaten amaç da o değil.

Koriand’r

Anna Diop’un ten rengini eleştirmek istiyorsanız bu yazıyı okumanızın size bir şey katacağına inanmıyorum. Starfire, turuncu tenli bir uzaylı ve kendisini oynaması için turuncu tenli bir oyuncu bulamayacaklarını düşünecek olursanız oyuncunun ten renginin herhangi bir anlamı olmayacağını fark edeceksiniz. Anna Diop’un iyi bir kostüm ve doğru yazılmış bir karakter ile ortaya iyi bir iş çıkarabileceğini düşünüyorum.

Dp3hTi3WsAElmN4

Anna Diop’un Starfire portresine yöneltilen yorumlarda belli oranda ırkçılık seziyorum. ‘Belli oranda’ dememin nedeni de genelleme yapmak istemiyor olmam çünkü karakterizasyonu bu kadar kötü uyarlanmış bir karakterin sadece dış görünüşünün konuşulmasını doğru bulmuyorum. Anna Diop, seçmelere katılan ve seçilen bir oyuncu sadece. Evet, eleştirmek istediğimiz noktalar olabilir fakat bunun muhatabı Anna Diop’un oyunculuğu olmalı. Kori, hafızasının yanı sıra vicdanını da kaybetmiş gibi görünüyor. Güçlerindeki değişiklik sonrası prensesimiz milleti küle çevirebiliyor artık. İşin çirkin kısmı Kori bu durumdan haz alıyor. Diğer karakterler gibi Starfire da genel izleyiciye tanıtılmıyor.

Raven 

raven-in-titans-tv-series-5k

Rachel üzerinden giden hikaye örgüsünü başarılı bulduğumu söyleyebilirim. En azından dizide sıfırdan verilen tek karakter kendisi. Marv Wolfman’in Raven’a yazdığı köken öyküsünün yeni bir uyarlamasını izliyoruz. Wolfman’ın Titans’ında Raven’ın annesi ve Trigon devreye girdiğinde hikaye çok farklı yerlere gelmişti. Dizi bu yola girer mi birlikte göreceğiz. Dizi çıkış noktası olarak Rachel’ı kullansa da başarılı bir anlatıma sahip değil. Dizinin karakterleri tanıtmak gibi bir derdi yok.

Dizinin genelinde hakim olan belirsizlik ana kötü konusunda da kendini gösteriyor. Nuclear Family (Çekirdek Aile) adındaki psikopat bir ailenin gelen telefon sonrası Rachel’ın peşine düştüğünü görüyoruz. Bunun neden ve kimin isteği doğrultusunda gerçekleştiği ise açıklanmıyor. Haliyle, izlediğimiz kuru bir kovalamacadan öteye geçemiyor.

İlk bölümleriyle Titans dizisi amacı hikaye anlatmak olmayan, akıcılıktan ve özgünlükten çok uzak ve doğruların yanlışların altında çırpındığı bir dizi. Daha iyi olması ve bizi mutlu etmesi dileğiyle.

CADDE NOTU: 5/10

Captain Marvel Fragmanı Geldi! Peki İnternet Kırıldı Mı?

Salı günü Captain Marvel fragmanı ünlü sabah programı Good Morning America’da yayınlandı. Fragmanı buradan izleyebilir, devamında değerlendirmesini aşağıdan okuyabilirsiniz.

Carol Danvers

Carol Danvers, çizgi romanlara girişini 1968’te yapmış olsa da ana akımda öne çıkan bir karakter olmadı. Uzun yıllar boyunca Ms. Marvel kimliğiyle Mar-Vell’in yancılığını yapan Carol, 21. yüzyılda hak ettiği değere kavuşuyor. Brian Bendis’in modernize ettiği (!) Marvel evreninde önemli bir rol edinen Carol, önce Brian Reed’in yazdığı solo serisinde öne çıkıyor, ardından ustası Mar-Vell’in ölümü sonrasında Captain Marvel kimliğini üzerine alıyor ve başarılı yazar Kelly Sue DeConnick’in yazdığı Captain Marvel serisiyle adeta yeniden doğuyor.

DeConnick, karakteri Bendis önderliğindeki Marvel grubunun Carol’ı öne çıkarma çabasının ötesine taşıyarak karaktere kuvvetli bir alt metin ve motivasyon kazandırıyor. Fragmanın işlemekten uzak olduğu konu tam da bu. Fragmanı izlerken Carol’ın neden özel bir karakter olduğunu anlayamıyorsunuz. Çocukluğundan itibaren adım adım büyüme evrelerini göstermiş olsalar da babası ile olan ilişkisine dair herhangi bir şey, ustası Mar-Vell’i kendisine mentörlük yaparken göremiyoruz. Tüm bunların sonucunda Carol’ın sahip olduğu motivasyonun ne kadarı beyaz perdede işlenir, orasını göreceğiz. Şunu söyleyebilirim ki Carol Danvers, motivasyonu olmadan eksik bir karakter. Bu yüzden, Carol Danvers’ın bir pırlanta gibi özenle işlenmesi gerek.

New-articleBrie-Larson-jako-Kapitan-Marvel.-Pierwsze-zdjecia-z-najnowszej-produkcji-Marvel-Studios_article

Gördüğümüz Kadarıyla Brie Larson Nasıl Bir Captain Marvel ?

Brie Larson oyunculuğundan şüphe duymamanız gereken bir isim. Genç oyuncunun kariyeri Room (2015) ile yükselişe geçerken, aynı yıl Akademi Ödülleri’nde en iyi aktris ödülü başta olmak üzere seneyi pek çok ödülle kapattı. Kendisini oyunculuk anlamında iki dakika özelinde zaten değerlendiremeyiz ancak canlandırdığı karakter üzerinde gözüme bazı şeyler çarpmadı değil.

Carol, çizgi romanlarda asker kimliğinin de etkisiyle sert mizaclı bir karakter. Yaşadığı travmatik olayların bile üstesinden gelebiliyor oluşu, disiplini asla elden bırakmaması onda görmeye alışkın olduğumuz şeyler. Brie Larson fiziksel olarak bu ağırlığı taşısa da fragmanda gördüğümüz Carol olması gerektiğinden daha narin. Filmde bu algımızın büyük ölçüde bozulacağını düşünsem de fragmanın yarattığı algıya değinmek zorundayım.

Marvel Uyarlaması Olarak Captain Marvel Fragmanı

Hikayemiz, Kree-Skrull War’a belli yerlerde dokunacağını tahmin ettiğimiz yeni bir MCU kozmiği. MCU kanadının hala işleyebileceği çok fazla yaratıcı fikir var. Fragman bize hikaye anlamında büyük ipuçları vermese de Captain Marvel, yeni bir kapıyı aralayabilir.

Skrull’lara gelirsek, karakter tasarımları hem Jack Kirby’nin Skrull tasarımlarından hem de MCU panellerinde gösterilen konsept tasarımlardan çok uzak. Fragmanda Captain Marvel’in bir Skrull ninemize yumruğu yapıştırdığını da görüyoruz. Skrull istilası teyzelerimize kadar sıçradıysa MCU’nun sonraki fazında Skrull Invasion öyküsü Avengers filminin konusu olabilir.

DnZpV0OVAAAsk8p

Fragmanda sevdiğimiz MCU karakteri ile bir araya geliyoruz. Nick Fury ve Coulson genç ve karizmatik halleriyle karşımızda. Nick Fury’nin gözünü nasıl kaybettiği gibi MCU mitleri bu filme saklanmış gibi görünüyor. MCU’nun kendi içerisindeki organik evreni bu filmle de genişlemeye devam edecek.

Çizgi romanlarda Carol’ın sevdiğimiz Ms. Marvel kimliği ve kostümü bu filmde kendine yer bulamayacak gibi görünüyor. En fazla detay olarak karşımıza çıkacağını düşünüyorum. Kree ordusunun kostümünü bu anlamda kullanırlarsa da şaşırmayız doğrusu. Fragmanda aynı zamanda Carol’ı ikonik maskesiyle de kısaca görüyoruz. Böyle detaylar bir çizgi roman okuyucusu için her zaman değerli ve filmle olan bağını destekleyen öğeler.

Karşımızda Brie Larson’ın karizmasıyla ışıldasa da özensiz düzenlenmiş, beklentilerimi karşılayamayan bir fragman var. Efektler Fury ve Coulson dışında yer yer rahatsız edici olsa da bu umursadığım son şey çünkü film vizyona girene kadar toparlanacaktır. Fragman özelinde, film klasik bir MCU filminden fazlasını vaat etmiyor ancak tek bir fragman ile yelkenleri suya indirmek doğru değil.

Carol Danvers, 8 Mart 2019’da Marvel Sinematik Evreni’ne giriş yapacak.

DnYRwfJXoAUcvFn

İnceleme: Gideon Falls

Jeff Lemire’ın 1996’da temellerini attığı Gideon Falls, 2016 yılında Sorrentino ile Old Man Logan’da bir araya gelmeleriyle bir fikirden projeye dönüştü. Bu yıl Image Comics imzasıyla yayınlanan korku gerilim türündeki çizgi romana gelin birlikte detaylıca bakalım. Yazı herhangi bir spoiler içermemektedir. Gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz. Dizi hazırlıkları ise başlamış durumda.

Lemire’in Stephen King Fantezisi

Henüz çizgi roman kariyeri tam anlamıyla başlamamışken, Kanada’daki deneyimlerinden esinlendiği Essex Country’yi yaratıcı süngerinden geçiren Lemire, orayı hikayemizin geçeceği Gideon Falls’a dönüştürüyor. Gideon Falls ilk bakışta Stephen King eserlerinden alışkın olduğumuz yüksek fantezi kasabalardan biri olarak gözükse de hikayenin içine girdikçe Lemire’in modern tarzdaki dokunuşları Sorrentino’nun çizgileriyle kendi farkını ortaya koyuyor.

Hikaye odak noktasına iki sorunlu adamı alarak ikisinin de öykülerini eş zamanlı bir şekilde okuyucuya aktarıyor.

Screen-Shot-2018-01-31-at-10.35.40-AM.png

Norton, boş zamanlarında çöpleri karıştıran ve topladıklarını kavanozlara doldurarak kategorize eden bir adam iken; Fred, önceki rahibin ölümüyle atanan yeni bir katolik rahip. Lemire iki başrolümüzün etrafında gerçekleşen kayıplar ve cinayet silsilesine “Siyah Ahır”ın yerel halk üzerinde yarattığı gizemi de ekleyerek hikayemize korku ve gerilim temasını da kazandırmış oluyor. Lemire, hikaye boyunca bu korku unsurunu Gideon Falls halkının üzerindeki gerilim ve endişe üzerinden başarıyla aktarırken, bu duyguların okuyucuya ne kadar geçtiği ise gerçekten soru işareti.

İlk sayının sonundaki 3 sayfalık açıklamasında Lemire, Gideon Falls’un doğuş sürecini anlatırken dikkatimi çeken bir şey vardı. Lemire’in Essex Country’de yaşadığı kültür şokunun benzerini hatta daha yoğununu biz hikaye boyunca rahip Fred’ten görüyoruz. Ana karakterlerden bahsetmişken, Norton ve Fred’in etrafındaki iki kadın karakterin (Sheriff Clara ve Dr. Xu) olan olaylara olan tepkilerinin zaman içindeki değişimi ve aldıkları etkin rol Lemire’in diğer eserlerinde yaptığı gibi hikayeye oldukça derin hizmet ediyor.

Dlo6PPMUwAAaAaQ.jpg

İlk 5 sayıya nasıl Stephen King etkisinden söz ettiysem 6. sayıda Neil Gaiman etkisi oldukça çarpıcı. Bunu spoiler olması için söylemiyorum elbette. Hikaye akışının ve anlatım şeklinin tek bir sayıda ne denli değiştiğinden bahsetmek istiyorum ve burada Lemire ve Sorrentino bizi aklımızdaki sorularla başbaşa bırakarak sahneden çekiliyor.

Açıkçası, Lemire oldukça etkileyici bir giriş sunuyor ancak 6. sayıda gördüklerimizin altının ne kadar doldurulacağı gerçekten çok önemli. Eğer Lemire, ektiklerini yeşertmezse, Gideon Falls vaat ettiklerini yerine getiremeyen bir kopya olarak kalabilir ancak Lemire bizi başarılı kariyeri boyunca hiç hayal kırıklığına uğratmadı (Teen Titans Earth One sanki hiç varolmamış gibi davranmak en doğrusu) ve yazarın kredisi bizde bolca mevcut. Sene sonunda bir Eisner Ödülü’nü Lemire’in ellerinde görmek bizi sevindirir.

DTCBLltW4AAdo-T.jpg

Elimizde, Sorrentino’nun çizimleri ve Dave Stewart’ın solgun (bu solgunluk emin olun seriye çok yakışıyor) renk paletiyle canlanan modern bir yapıt var. İki koldan devam eden hikayeler nasıl kesişecek? Alınan tercihlerin altı doldurulacak mı? Bu iki soru Gideon Falls’un kaderini belirleyecek gibi görünüyor. Eğer farklı bir deneyim arıyorsanız, Marvel (Moon Knight, Hawkeye, Old Man Logan) ve DC’den (Green Arrow, The Terrifics) güvenilir bir ismin büyük sükse yapan bu eserine mutlaka göz atın.

CADDE NOTU: 8/10

Okuma Rehberi: Teen Titans

Teen Titans’ı bilirsiniz. Ustalarının gölgesinde suçla savaşan bir grup gencin bir amaç uğruna bir araya gelme ve ekip kurmalarının ardından zaman içinde bu ekibin aileye dönüştüğü ve ailenin her bir üyesinin kendi kimliğini keşfetme öyküsü olarak tanımlayabiliriz Teen Titans’ı. Peki Teen Titans, bir ekip olarak DC evreninde bulunduğu bu kilit yeri nasıl elde etti?

1966 Teen Titans: Hikaye Nasıl Başladı ?

Teen Titans, DC Comics o zamanki adıyla Superman/National DC Comics markasının düşen satış rakamlarını hareketlendirmesi umuduyla yayınladığı mizah dergisi olarak yola çıktı.

53. sayısında ekibin köken öyküsü şu şekildeydi: Brave & the Bold #54 sayısında Teen Titans bir araya gelmeden önce ilk kez birlikte suçla savaşan Robin, Kid Flash ve Aqualad’e Wonder Girl ve Speedy, zihin kontrolü altında tutulan ustalarını teker teker alt edemeyeceklerini fark ediyorlar ve bir araya gelerek ustalarını yeniyor. Bu hikayenin sonucu orijinal beşli Teen Titans’ı kuruyor.

Golden Age (Altın Çağ) mizahının hakim olduğu seride dönemin şartları etkisiyle Soğuk Savaşın etkileri yer yer kendini hissettiriyor. Serinin yazarlarından birisi ise usta yazar Marv Wolfman.

RCO001_1468899741.JPG

Hawk & Dove, The Guardian ve Bumblebee, Harlequin, Lilith Clay (Omen), Beast Boy, Aquagirl (Tula) gibi daha birçok karakter Teen Titans dergisi tanıtılıyor. Aynı zamanda Teen Titans’ın en önemli düşmanlarından The H.I.V.E, Psimon Queen B gibi kötüler de bu seride okuyucu ile buluşuyor.

Eğer bu dönemin çizgi roman estetiği ilginizi çekmiyor ancak yine de orijinal 5’linin Teen Titans dönemini okumak istiyorsanız, Teen Titans: Year One aradığınız seri.

The New Teen Titans (1980)

Silver Age (Gümüş Çağı) yerini Bronze Age’e (Tunç Çağı) kaptırırken, DC Comics eski markalarından birine dönemin taze bakış açısıyla bir seri bahşetti. Serinin başına da ileride Teen Titans efsanesi olarak anılacak Marv Wolfman‘ı getirdi. Wolfman Teen Titans’ı şuan tüm diğer çizgi romanlardan apayrı yapan tüm elementlerin tohumunu daha ilk sayıdan atmaya başlamıştı bile. Wolfman’ın dokunuşları Teen Titans’ı DC Comics’in en değerli markalarından biri yapacaktı.

En iyi Teen Titans hikayesi olarak anılan The Judas Contract, The New Teen Titans ile The New Titans arasında geçmektedir.

The New Titans (1988)

RCO001_w.jpg

Wolfman, Teen Titans ekibini bir kez daha tazeleyerek 1988 yılında ”Teen” ibaresini başlıktan çıkardı. Seri boyunca artık olgunlaşan kahramanlarımızı günümüzdeki haline (Bunları hiç ettiğin için teşekkürler New 52) getirecek olan pek çok olay yaşatan yazar, kahramanları tam anlamıyla ete kemiğe büründürdü.

Bu seri aynı zamanda Marv Wolfman ile George Perez’in son ana akım Titans serisi. Aynı dönemde Tales of the Teen Titans yan serisini ikili birlikte çıkardı.

Teen Titans (1996)

Yepyeni bir ekiple bir yolculuk. Ancak bu ekibin Titans ruhunu ne kadarı taşıdığı soru işareti. Şahsi olarak bu seriyi size önermiyorum. Çünkü Titans kökeni ile pek girdisi çıktısı yok. Serinin yazarının Superman ile birlikte sık sık andığımız ve en son Action Comics’te kendisini gördüğümüz Dan Jurgens olduğunu hatırlatmakta yarar var.

The Titans (1999)

Orijinal 6’lı o çok sevdiğimiz dostlarıyla geri dönüyor. Onları Nightwing, Flash, Troia, Tempest ve Arsenal olarak okumak gerçekten inanılmaz bir keyif. Cyborg, Starfire, Jesse Quick ve Damage da eklenince ortaya aşırı zevkli bir seri çıkıyor.

RCO025_1464683027.jpg

Young Justice (1998)

Robin (Tim Drake), Superboy (Conner Kent) ve Impulse (Bart Allen)’ın bir araya gelmelerini, çocukluk dönemini ve ilk maceralarını Red Tornado’nun gözleminde konu alan bu eğlenceli seri adeta yeni neslin geleceğini müjdeliyor.

Titans/Young Justice: Graduation Day

Titans ile Young Justice ekibinin bir araya geldikleri bu mini hikaye bize Titans ekibinin dağılışını ve Young Justice ekibinin Titans üyesi oluşunu oldukça çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Judd Winick’in bu hikaye ile Young Justice ekibinin toyluğunu ortaya koyması ve onların 2003 Teen Titans serisi ile yaşayacakları karakter gelişiminin temeli olması sebebiyle mutlaka okumanız gereken bir Titans hikayesi.

Teen Titans (2003)

RCO030_1475720776.jpg

DC Comics’in altın yumurtlayan çocuğu Geoff Johns, yazarlığını Flash ve JSA ile yeni kanıtlamışken tüm Titans mitinin en iyi serilerinden birini okuyuculara hediye ediyor. Starfire, Cyborg, Beast Boy ve Raven gibi çok sevdiğimiz karakterin mentörlüğünde; orijinal 6’nın gölgesinde yeni bir Titans ekibini bizlere sundu. Robin (Tim Drake), Superboy (Conner Kent), Wonder Girl (Cassie Sandsmark) ve Impulse’un (Bart Allen) gelişimlerini yaşatan Johns, Titans kökenini yaşatırken bu miti oldukça ileri taşıyor ve bize 100 sayılık tekrar tekrar okumak için hala can attığımız bir hikaye çıkıyor.

Titans (2008)

Yeniden orijinal ekibi odağına alan bu seri, Geoff Johns’un harika Titans serisi sonrası insanların pek ilgisini çekemese de hem Blackest Night, Brightest Day gibi seriler ile yaptığı ortak sayılarıyla hem de usta çizer Ethan Van Sciver’in çizimleriyle ortaya okuması zevkli bir seri çıkıyor.

Teen Titans (2011) New 52

Red Hood & The Outlaws yazısında Scott Lobdell’in Rebirth öncesi kariyerinin başarısızlığına değinmiştim. İşte yazarın en kötü eseri ile karşı karşıyayız. Geoff Johns’un karakterlere yaşattığı onca karakter gelişimini hiçe sayan, Titans kökeni olmadan seri adeta kendi etrafında çırpınıyor, okuyucusuna da farklı bir şey sunmuyor. New 52 döneminden Titans öyküsü okuyacağım derseniz, öncelikle Convergence Titans‘la eskiyi yad edebilirsiniz.

Titans Hunt (2015)

39.jpg

New 52’de kaybolan ruhu geri getirmek için Dan Abnett yola çıkıyor ve ortaya 4 yıllık dönemi içinde ilk kez ‘evet, ben Titans okuyorum’ diyeceğiniz bir hikaye ortaya çıkıyor. Ancak ortada halen kayıp bir Titan var ve biz bu kaybımızın soğukluğunu mini seri boyunca üzerimizde taşıyoruz. Road to Rebirth başlığıyla basılan seriyi Rebirth’ü okumadan önce mutlaka okumanız gerek.

Titans (2016)

Seriyi okumadan önce mutlaka Rebirth ana sayısını okumalısınız.

72.jpg

Orijinal 5’li ve her ne kadar yeterince bilinmese de ilk Titans’lardan Lilith (kendisini Titans Hunt’ta yakından tanıma fırsatımız olmuştu) ile birbirinden nefis hikayeleri birer birer okumak hepimizin hayaliydi. ‘Return of Wally West’ en sevdiğim Titans hikayelerinden olmuştu. ‘Made In Manhantan’ tümüyle oldukça iyi bir öyküydü. Titans Hunt ve bu iki hikaye ile Dan Abnett güvenimizi iyice tazelemişken birbirinden saçma hikayeler geldi. Abnett’in hikayelerindeki konu kısırlığı eski hikayeleri tabiri caizse yaraladı.

Abnett seriyi bırakmalı, yeni bir yazar ile seri büyüsüne yeniden kavuşmalı derken Abnett ekibi dağıtıp farklı bir ekibi toplamakla çözümü aradı. Üzülerek belirtiyorum ki bu tercih, Titans’ı en kötü DC serileri arasına soktu ve benim için çok büyük bir hayal kırıklığı oldu. Serinin tamamını size öneremeyeceğim ancak çizer Brett Booth’un elinin değdiği sayıları mutlaka okumalısınız.

Teen Titans (2016)

tumblr_p06z5be30G1stbkjno2_1280.jpg

Damian’ın Teen Titans’a neden uymadığını 2003 Teen Titans serisinde Geoff Johns çok iyi anlatmıştı. Damian Wayne, oldukça iyi bir karakter gelişimi geçirmiş olsa da karakterinin kimyası Teen Titans ile uyuşmuyor. Ancak bu serinin kötü olduğu anlamına gelmez. Oldukça eğlenceli bir hikaye sunmasının dışında, Damian’a oldukça güzel bir karakter gelişimi kattı.

Herkese iyi okumalar!

150.jpg