Kategori arşivi: İnceleme

İnceleme: Umbrella Academy

Netflix’in ilk sezonunu yayınladığı Umbrella Academy, 2007-2008 yılları arasında Dark Horse Comics’in yayınladığı aynı adlı çizgi roman serisinden uyarlama.

Umbrella Academy’nin birçok çizgi roman konseptini bir arada bulunduran melez bir tür olduğu söylenebilir. Zaman yolculuğu ve süper güç öğelerinin bir arada bulunduğu dizi, süper kahraman öyküsü olmanın yanı sıra suç, drama ve zaman yolculuğu gibi hikâye türlerinin de birleşimi. Bunlardan en önemlileri hiç kuşkusuz benzer güçlere sahip gençlerden oluşan farklı bir akademi olan X-Men serisi; bir ailenin hikayesini anlattıkları için de Fantastic Four. Fakat dizinin benzerlerinden nasıl farklı olduğunu ve kendisinden önce gelen süper kahraman hikayelerine ek olarak nasıl bir katkıda bulunduğunu kestirmek biraz güç.

Dizinin süper kahraman türüne en büyük katkısı, yaşları ilerlemiş karakterlerin çocukluklarında yaşadıkları travmaların izlerini takip ediyor olmamız. Bu açıdan baktığımızda, dizinin birazdan bahsedeceğim eksik yönlerini biraz olsun görmezden gelebilirim. Bir iyi-kötü zıtlaşmasından öte, karakterlerin travmatik hayatları ve bunların sonucunda edindikleri sorunları atlatma çabaları çok daha önemli bir alt metin oluşturuyor. Yaşadıkları travmaları kabullenip bunlardan güç almaya çalışmalarını izlemek yüzeysel bir süper kahraman dizisi izlediğimizi kimi zaman unutturabiliyor.

Netflix – Umbrella Academy

Dizideki karakterlerin hepsi 1 Ekim 1989 gününde doğuyor. Hatta o gün doğan 43 bebekten sadece yedisinin hikayesini izliyoruz. İlginç olan, dizide de anlatıldığı gibi, o gün başladığında karakterlerin annelerini hamile değil. Bu doğa üstü olay ilk sezon boyunca hiç değinilmeyen ve açıklanmayan bir durum olarak gizemini korurken bu 7 bebek ‘eksantrik’ olarak adlandırılan bir milyoner tarafından evlat ediniliyor. ‘Evlat’ dediysem yanlış anlaşılmasın, bu ruhsuz zengin adam, çocukları denek gibi kullanmaktan ve ortaya çıkan güçleri suça karşı savaşmaya yönlendirmekten çekinmiyor. Bütün bu süreç boyunca da çocuklara olabildiğince disiplinli ve hatta acımasız davranıyor.

Çocukların birbirleri dışında bağlantı kurabilecekleri insanların sayısı da epey kısıtlı. Anneleri bir robotken, evde onların bakımından sorumlu olan diğer kişi de konuşan bir maymun olan ‘Pogo’ fakat dizinin başlangıcından itibaren bu iki karakterin bir sır paylaştığını anlamak zor değil.

Babasının favori çocuğu, 1 numara “Uzaylı” Luther. Babası tarafından grubun lideri olarak atanmış olsa da her zaman kendisini eksik hissetmiş, liderliğin getirdiği sorumluluk duygusuna karşın babasına hiçbir zaman kendisini tam anlamıyla kanıtlayamadığını ve bu yüzden de takdir edilmediğini düşünmüş. Her ne kadar babası, aynı diğer çocuklara yaptığı gibi, Luther’ın üzerinde de çeşitli deneyler düzenlemiş olsa da Luther babasından nefret edememiş ve babasının çocuklar için kurduğu görevin getirdiği ağır sorumluluk duygusunu üzerinden bir türlü atamamış. Evden hiç ayrılamamış olması da adeta Stockholm Sendromu’na sahip bir karakteri yansıtıyor. Özgüvensiz yapısının bir sebebi de dizinin ilerleyen bölümlerinde anlatılarak babalarının vahşi yüzü bir kez daha ortaya çıkmış oluyor.

Netflix – Umbrella Academy

2 numara Diego ise mutsuzluğunu vahşi bir görünüm yaratarak ve şehirdeki suçlularla savaşmaya devam ederek gösteriyor. Fakat her sert görünümlü insanın aslında sahip olduğu klişe yumuşak karnını sadece annesine ve sevgilisine gösterebiliyor.

3 numaralı Alison başarılı bir oyuncu. İnsanları sözleriyle ikna edebilme gücüne sahip olan Alison, hayatta sahip olduklarına gerçekten kendi emeğiyle sahip olabildiğinden pek emin değil. Haliyle, gerçekten sevilmediğini ve takdir edilmediğini hissediyor. Umbrella Academy’de olup suçlarla savaşarak ün kazanmasının yanı sıra, bu ününü oyunculuk mesleğinde devam ettirmiş. Bu sırada evlenmiş ve bir çocuğu da olmuş fakat eski kocasıyla arası yine süper gücünden dolayı bozulmuş. Haliyle, güçleriyle barışık olamayan bir başka karakter.

Ailenin ve haliyle dizinin en komik ve aynı zamanda en trajik anlarını yaşatan karakter ise 4 numara Klaus. Uyuşturucu bağımlısı olan Klaus hayatı kendisini uyuşturarak yaşamaya alışmış çünkü babasının ve insanların sebep olduğu travmalarla başa çıkabilmesinin tek yolunun bu olduğunu düşünüyor. Ölülerle iletişim kurma yeteneğine sahip olan Klaus’un bir başka travması ise dizinin ilerleyen bölümlerinde yaşadığı olaylardan dolayı doğuyor.

Netflix – Umbrella Academy

Zaman ve mekân arası sıçramalar yapma yeteneğine sahip olan 5 numaranın ise kendine bir ad verme şansı olmamış çünkü 15 yaşındayken geleceğe gidiyor ve dönüşü bütün sezonun ana temasını oluşturacak en büyük problemi ortaya çıkarıyor: Sadece 5 gün sonra dünyanın sonu gelecek! Bütün sezon boyunca karakterler aslında bu bilinmedik kıyametin sebebini çözmeye çalışmasına rağmen, benim için dizideki karakterlerin sorunları ve birbirleriyle olan ilişkileri bu çok tanıdık kıyamet konusundan daha ilgi çekici.

6 numara Ben, bilinmeyen bir sebepten dolayı ölmüş. İlk sezonda 43 çocuktan sadece 7 tanesinin hikayesini izlediğimiz düşünülürse, dizinin 2. Sezonunda diğer çocukların akıbetini öğreneceğimizi ve Ben’in ölümüyle ilgili daha derin ayrıntılara girileceğini bekliyorum.

7 numara Vanya ise izleyicilerin en çok bağ kurabileceği karakterlerden biri. Bunun en büyük sebebi de bilinen bir güce sahip olmaması. Kendisini psikiyatrik ilaçlar alarak, Klaus’a benzer bir şekilde uyuşturan Vanya, yetenekli bir keman virtüözü olmasına rağmen, bir türlü kendisine ve diğerlerine yeteneğini, haliyle sıradan olmadığını, kanıtlayamıyor. Vanya’nın hikayesi hiç kuşkusuz, Nisan ayında bir kez daha izleyeceğimiz X-Men’deki Dark Phoenix karakterinin hikayesine benziyor. Aynı diğer kardeşleri gibi Vanya da aşağılık kompleksine sahip. Babasına kendisini hiç kanıtlayamadığını düşündüğü ve diğer kardeşlerinin aksine gençliğinde süper güce sahip olup kardeşleriyle birlikte kötülüğe karşı savaşamadığı için kendisini her daim eksik hissediyor.

Netflix – Umbrella Academy

Birçok Netflix yapımı gibi, ilk iki bölümü akıcı ilerleyen ve merak uyandıran dizinin son bölümleri biraz fazla uzatılıyor. Öyle ki, dizinin ilerleyişini tahmin etmek ve finalde çıkabilecek bazı gizemleri tahmin etmek mümkün oluyor. Tahmin edilebilir bir şekilde ilerleyen dizinin en güçlü yanı oyunculukları ve karakterleri. Bu kadar fazla karaktere sahip bir dizi olmasına rağmen her karakterin sorunlarına nispeten eşit derecede yaklaşması, dizinin en güçlü yanı. Haliyle, bir yerden sonra, hikayeden çok, karakterlerin gelişimini ve değişimi izliyor oluyoruz. Güçlerini, kendi isteklerini ve hayatlarını her daim kısıtlamış olan bu süper kahramanların babalarına ve genel olarak hayata isyanları dizide yaşanan kimi klişelerin affedilmesine yol açıyor ve sürprizler yavan kalmasına rağmen hikayenin dramatik anlatımıyla etki bırakıyor.

Genel olarak dizinin çekim tekniklerine, görsel efektlerine ve oyunculuklara laf etmek zor. Dizinin en etkileyici yanı ise müzik seçimi. Seçilen müzikler etkileyici ama temaların sahnelere bu denli yapıştırılması bir müzik klibi kurgusuna benzemesine sebep veriyor. Çeşitli absürtlüklerle klip benzeri sahnelerin varlığı kabul ettirilmeye çalışılsa da her bölümde karşımıza çıkan bu sahneler, bir yerden sonra diziden kopmama neden oldu.

Dizinin ana kötüsünün planına başlaması ise adeta dizide de bahsi geçen “zamanda kelebek etkisinin” bir göstergesi gibi. Hayattaki küçük nazik hareketler gibi, bir tane kötü davranış dahi tüm dünyayı değiştirecek bir olumsuzluğa sebep olabiliyor.

Özetlemek gerekirse Umbrella Acedemy, bu yılın ne en iyi Netflix yapımı, ne de en iyi dizisi. Farklı bir havası olsa da çizgi roman uyarlaması içerisinde de kendisine özel bir yer edineceğini de söyleyemem. Fakat türün hayranıysanız ve hem eğlenceli hem de duygusal olabilecek bir yapım arıyorsanız, dizi beklentilerinizi karşılayacak.

CADDE NOTU: 6.5/10

Reklamlar

İnceleme: Captain Marvel

Kelly Sue DeConnick’in vizyonu ile modern Marvel Comics içerisinde önemli bir yer elde eden Carol Danvers, beyaz perdede 8 Mart’ta karşımıza çıktı. Filmin başrollerini Brie Larson, Samuel L. Jackson ve Jude Law paylaşıyor. Yönetmenlik koltuğunda ise Anna Boden & Ryan Fleck ikilisi oturuyor.

İnceleme

STAN LEE & STEVE DITKO

Stan Lee’nin hatırlanması, onurlandırılması çok güzel bir davranış olsa da Stan Lee ile aynı sene hayatını kaybeden Steve Ditko’yu yine görmezden gelmek büyük bir terbiyesizlik. Jack Kirby olaylarına hiç girmiyorum ama bu eserler, özellikle de Spider-Man üzerinde Steve Ditko’nun emeği sanılandan çok daha fazla. Walt Disney ile Marvel Stüdyoları yine popüler olanın değerini bilse de iki isim de kalbimizde.

BRIE LARSON & CAROL DANVERS

Oscar ödüllü oyuncu Brie Larson, kostümün içerisinde nasıl poz keseceğini çok iyi biliyor. Carol Danvers’ın en zor durumlar içerisinde bile asla kaybetmediği konuşma arzusunu izleyiciye yansıtmayı başarıyor. Karaktere yazılan diyaloglar ise mesaj verici bir iki sahne dışında ‘Heroes Journey’ klişesinin çok ötesine geçemiyor.

Carol Danvers’ın geçmişine ait anılar, hikayenin kilit noktalarına etkili bir şekilde hizmet ediyor. Bu sahnelerin lineer bir şekilde yerleştirilmemesi, kurgu masasının bir film üzerinde oluşturabileceği pozitif etkiyi gösteriyor. Filmin Danvers ailesi yokmuş gibi davranması ise anlatımın bütünlüğüne zarar veriyor.

Carol Danvers’ın karakter motivasyonunda birtakım sorunlar var. Film boyunca anılarının peşinden koşup, gerçeği öğrenen ve bir kahraman haline gelen Captain Marvel’ın Supreme Intelligence’ın lafına kalmadan kafasında bulunan çipi söküp atarak, kendi başına zincirlerinden kurtulmasını isterdim. Ek olarak, Carol Danvers’ın 11 yaşında bir çocuğu olan Maria Rambeau karakterini kendisiyle birlikte tehlikenin içerisine sürüklememesi kahramanlık felsefesi ile daha uyuşan bir düşünce olurdu.

Brie Larson – Carol Danvers

SKRULL & KREE

Sinematik evrenin Thanos’a kadar ‘ana kötü’ problemi yaşadığı bilinen bir gerçek. Ultron, Mandarin, Malekith ve daha birçok yüzeysel ‘kötü’ karakter, tembel senaryoların kurbanı oldu. Keza diğer Walt Disney filmleri de -örneğin Star Wars- bu konuda sıkça eleştiriliyor. Yazarların aynı hataya düşmeyip, yaşadığımız evren içerisinde sadece siyah ve beyazın olmadığını, gri tarafların da var olduğunu hatırlaması güzel. Filmin yaptığı bu iyi ters köşe, Skrull’ları gözümüzde farklı bir konuma çekerek karakterleri yüzeysellikten kurtarıyor. Bu sahneleri Ben Mendelsohn canlandırdığı Talos karakteri sırtlamayı başarıyor.

Dikkatimi çeken başka bir konu, filmin bize Kree’lere dair pek bir ipucu vermediği. Verilen detaylar, gösterilen bir şehir ve ekibin amacından çok öteye geçemiyor. Çizgi romandan gelen bilgiler ile filmin alt metnini dolduran kitle için bu durum herhangi bir sorun teşkil etmese de genel izleyici kitlesi için Kree ırkı tekdüze bir oluşumun ötesine geçemiyor.

Ben Mendelsohn – Talos

AKSİYON & TEMPO SORUNU

Genel olarak, filmin dramatik ve eğlence anlatımlarını iyi karıştırdığını kabul etsem de ani geçişler anlatımın dengesini bozuyor. Örneğin, Carol’ın bugüne kadar yüzlerce Skrull’ı öldürdüğü için ağlamaklı bir şekilde özür dilediği sahnenin hemen sonrasında, pop müzik eşliğinde şakalar yaparak bugüne kadar birlikte savaştığı ekibini tokatlaması, filmin yaratmak istediği insani duyguların etkisini biraz zedeliyor.

Filmin ilk yarısında, güçlerini bulunduğu mekan içerisindeki maddeler ile etkileşime geçerek yaratıcı bir şekilde kullanan karakterler, kendilerini son yarım saat özelinde ise tamamen görsel efektlerin çok baskın olduğu bulanık bir aksiyon curcunasında buluyor. Fakat bu büyük bir sorun değil çünkü süper güçlerin bir noktada yansıtılması gerek. Sadece bu filmin belirli bir noktası yerine genele yayılabilir.

JUDE LAW & MAR-VELL

Filmin çizgi roman okuyucuları için güzel bir ters köşesi vardı. Jude Law’ın Mar-Vell çıkmaması, Carol Danvers’ın anılarında etkin bir rol oynayan Wendy Lawson karakterini hikayenin merkezine çekerek Carol Danvers’ın gelişimine katkı sağlıyor.

Filmin bu ters köşesinde Jude Law’ın hayat verdiği Yon-Rogg karakteri büyük bir rol oynuyor. Usta oyuncunun performansı ile ayakta kalan karakterin, akıl hocasından çaresiz bir adama dönüş süreci filmin karakter bazında başardığı en iyi işleyişlerden.

Jude Law – Yon-Rogg

PINAR TOPRAK

Fortnite ve Krypton’un ardından besteci Pınar Toprak’ı Marvel Sinematik Evreni’nin ilk kadın kahraman filmi olan Captain Marvel’da görmek çok sevindirici. Başarılarının devamını diliyoruz!

NICK FURY

Filmin komedi tarafını Nick Fury sırtlıyor, karakterin Coulson ile birlikte acemilik yıllarının filmin işlediği konulardan bir tanesi olması güzel. Böylece ikilinin geçmişine ait soru işaretleri biraz olsun yanıt buluyor.

Nick Fury’nin kayıp göz hikayesinin kedi görünümlü bir flerken’e bağlanması ise sadece karakterin içini boşaltmıyor, aynı zamanda sinematik evrenin bütünlüğüne de zarar veriyor.

Samuel Leroy Jackson – Nick Fury

Kısacası Captain Marvel, Carol Danvers’ın köken hikayesini yan karakterlerin farklı bakış açılarını kullanarak anlatan, küçük detayların bütünü olumsuz etkilediği noktalara rağmen kendi içerisinde tutarlı ve özenle kurgulanan akıcı bir yapım. Daha fazla ilham verici karakteri beyaz perdede görmek dileğiyle.

CADDE NOTU: 7.0/10

İnceleme: Daredevil 3. Sezon

Hasret sona erdi. Daredevil 3. sezonuyla 19 Ekim’de geri döndü. Önümde Netflix, üstümde Daredevil hırkası ve elimde kahvem ile yaklaşık 1,5 günlük maraton sonucunda diziyi bitirdim. Ve söylemeliyim ki Daredevil, en kaliteli çizgi roman dizisi olmaya devam ediyor. İnceleme yazısı spoiler içerir.

İlk sezon, çok iyi yazılmış ve oynanmış karakterler ve onların ortaya çıkardığı etkileyici bir hikaye anlatımı vardı. Üstüne özenle hazırlanan aksiyon, karakteri yansıtan sinematografi ile müzikler de eklenince çok geçmeden Daredevil gönüllerde taht kurmayı başardı. İkinci sezon ise merkezine Frank Castle’ın dramatik The Punisher olma hikayesini merkeze alırken, Matt Murdock’ı Elektra üzerinden ele almaya devam etti. Yan karakterler ise Matt Murdock’ın hayatında bulunan yüzeysel insanlar olmaktan çıkarak kendi kimliklerine bürünmeye ve bir adım öne çıkmaya başladı. Dizi aynı zamanda Kingpin’in dönüşünün sinyallerini verdi. Yeni sezon ise iki sezonluk hikaye anlatımının finali. Ve iyi yazılmış bir finali.

DqJZm_EXgAA0rcQ

Yeni sezonda değişen ne var diye soracak olursanız, kesinlikle hikaye anlatımı derim. Benjamin Poindexter’ın (Bullseye) köken anlatımında Wilson Fisk’in edindiği rol iki karakterin arasındaki bağı güçlendirmenin yanı sıra, ikisini de daha tehditkar bir konuma getiriyor. Çocukluğundan gelen psikolojik sıkıntılarını aşamayan Poindexter’ın yozlaşma süreci Wilson Bethel’ın etkileyici performansı ile birleştiği zaman ortaya güzel sahneler çıkıyor. Karakterin takıntılarının 30 saniyelik bir ev düzenleme sahnesi ve platonik bir pizza gecesi gibi detaylar ile sunulması anlatımı derinleştiriyor. Bu sahnelerde tercih edilen yöntem ise yönetmen dokunuşunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

tumblr_pgww2zJ6ya1qeeipjo4_1280

Yukarıda Kingpin adını kullandım çünkü sonunda lakabını alıyor Wilson Fisk. Bunu ise bir oyuncak gibi oynadığı FBI ajanları veriyor. Burada sezonun arada kalan ismi, Jay Ali’nin hayat verdiği Rahul ‘Ajan’ Nadeem devreye giriyor ve sezon genelinde klişe bir rol edinse de yaptığı fedakarlık ile hikayenin gidişatına yön veriyor. Ailesinin çektiği maddi sıkıntıları telafi etmeye çalışırken Fisk’in kurbanı haline gelişine şahit oluyoruz.

3 sezondur izlediğimiz Wilson Fisk, çizgi romanlara göre daha ciddi bir kişilik. Vincent D’Onofrio ise bu rol için biçilmiş bir kaftan olduğunu yine kanıtlıyor. Stanley Kubrick ile çalışan bir isim kötü oyuncu olabilir miydi zaten? Klasik takımını üstüne geçirdiği andan itibaren ilk sezondan bu yana çok iyi yazılan karakteri tekrara düşürmeden önümüze taze bir şekilde sunuyor D’Onofrio. Fisk’in sahnelerinde tercih edilen renkler, dekor, müzik ve çekim açıları karakterin psikolojisini çok iyi yansıtıyor. Başta Matt Murdock olmak üzere bütün karakterlerin hayatında gerçek bir tehdit olmayı başarıyor Fisk.

Fisk

Matt Murdock’ın yer aldığı sahneler hoş detaylar ile süslenmiş. Özellikle kilise sahnelerindeki dini ve çizgi roman göndermeleri bilenler için durumu çok daha etkileyici kılsa gerek. İnancını kaybeden Matt’in yalnızlığını, öfkesini ve ayağa kalkışını Charlie Cox’un en iyi performansına ulaştığı sezonda izlemek çok keyifli bir deneyimdi. Halihazırda çektiği sıkıntıların yanı sıra annesinin, biraz klişe bir şekilde kendisini yetiştiren Rahibe Maggie olduğunu öğrenen Matt’in aynı zamanda Fisk’in nefesini sürekli ensesinde hissedişi ‘seni yendim!’ feryadını çok daha dolu kıldı ve karakterin ruh haline seyirciyi de ortak etti. 3 sezon sonunda Fisk’i birlikte yendik.

Ana anlatımın yanı sıra, devamlılığına önem verdiğim konular üzerinde durulduğunu görmek beni mutlu etti. Örneğin kostümün nasıl bu kadar iyi taklit edildiği izleyiciye açıklandı. Öte yandan Daredevil’ın ilk iki sezonda bir kahramanın yapması gerektiği gibi insan hayatına önem vererek hareket edişi, bu sezon yaşadığı sarsıntılı ruh halinin yanında işlenen konulardan birisiydi ve bunun üzerinde durulduğunu görmek bir Daredevil okuyucusu olarak beni mutlu etti.

Daredevil

Çizgi romanlarda Bullseye, Daredevil’ın hayatında bulunan birçok kişiye zarar vermiş bir karakter. Karen Page de bunlardan biri. Kendisine ayrılan bölüm öncesinde Poindexter’ın peşine düştüğünü ve Karen’ın çizgi romanlarda hayatını kaybettiği kilisede saklandığını görüyoruz. Bölüm sonunda Karen’ın Matt’in ellerinde can vereceğinden çok emindim. Karen’ın geçmişinin anlatılarak derinleştirilmesi ne kadar doğruysa, yapılan ters köşe o kadar yanlış. Karen Page’ın ekran süresini doldurduğunu düşünüyorum.

Bilmiyorum, sizler de bu durumdan muzdarip misiniz ama Deborah Ann Woll’un sürekli ağlamaklı bir şekilde rol kesmesi benim içimi şişirdi. Karakter, duygusal olmasını gerektirmeyecek sahnelerde bile ağlamaklı bir şekilde geziyor. Ya senaryo böyle yazıldı ya da Deborah Ann kötü bir oyuncu. Ağlama artık annem.

Karen Page

Foggy Nelson da geri kalan diğer isimler gibi Wilson Fisk’in nefesini hayatında hissediyor. Ailesini korumak ile doğru olanı yapmak arasında kalan Foggy’nin bu sezon ulaştığı seviye karakterin gelişiminin ne kadar iyi yazıldığını gözler önüne seriyor. En yakın arkadaşının ölümünden etkilenişi izleyiciye verilse de Matt’in ortaya çıkış sahnesi kötü yazılmış. Bu sahnede Elden Henson’dan Foggy Nelson’ı göklere çıkararak, daha duygu dolu bir reaksiyon göstermesini beklerdim. Ofiste bulunan herkesi öldüren Poindexter’ın suratına yumruk atan Nelson’ı sadece bayıltmak ile yetinişi ise karakteri hayatta tutmak için akla gelen en ucuz yol.

Matt Murdock’ın tek planlık ve 10 dakika uzunluğunda olan hapishaneden kaçış sahneleri uzun zamandır izlediğim en sürükleyici aksiyonlardan birisiydi. Charlie Cox’un rolüne gösterdiği titizliğe hayran kaldım. Bu sahnelerde kullanılan renkleri de unutmamak gerek.

Dp8Kc0XWkAAPeot

Aynı şekilde Poindexter’ın eline aldığı maddeleri kullanış şekli çok akıllıca kurgulanmış. Bir yerden sonra Daredevil ile Bullseye’ın karşılaşmaları ‘eline ne geçiyorsa fırlat’ temasına geçse de aksiyon dozu yüksek ve izlemesi zevk veren sahnelerdi. Sezonun genelinde ise önceki sezona göre daha sakin bir tempo hakim. Hikaye gereği sahnelerin birçoğu kapalı mekanlarda geçiyor fakat bazı aksiyon sahnelerinin açık alana taşınmasını isterdim.

Aklıma takılan bir konu var; Elektra nerede? İlk bölümdeki replikten sonra Matt’in Elektra’yı merak ettiğine dair herhangi bir şey göremiyoruz. Sezon sonunda bile Elektra’nın hiç varolmamış gibi davranılması tuhaf.

Daredevil’ın 3. sezonu kimi karakteri tazeleyerek, kimi karakteri ise anlatıma dahil ederek vedaların en güzelini yapıyor. Belki bir gün, kaliteli işler görmek isteyen insanlar Daredevil’ı geri döndürür de sayfalarca inceleme fırsatı buluruz. Olası bir 4. sezon incelemesinde görüşmek üzere!

CADDE NOTU: 8.0/10

Nelson, Murdock & Page

İnceleme: Aquaman

DC Comics karakterleri, 40’lardan bu yana ekranda karşımıza çıkıyor. Bu karakterleri ortak bir sinematik evren çatısı altında ise ilk kez 2013 yılında Man of Steel ile izlemeye başladık. DC Sinematik Evreni adını verdiğimiz bu dünyanın 6. filmi Aquaman, geçtiğimiz ay seyircisiyle buluştu ve sinematik evrenin en fazla kazanan yapımı oldu. İnceleme yazısı spoiler içerir.

Wonder Woman ile yönetmen Patty Jenkins, 1978 tarihli ve en iyi çizgi roman uyarlamalarından bir tanesi olan Superman: The Movie’ye saygı duruşunda bulunan ilham verici bir filme imza atmıştı. Ancak, bu evren altında izlediğimiz diğer dört film, Wonder Woman’ın evrende kurduğu başarılı temele yaklaşamamış, tam tersine DC Comics geleneğini reddeden -Justice League bu durumu kırmak için çaba göstermişti- kalitesiz ve başarısız sinema eserleri olarak karşımıza çıktı.

Saygı duyulan bir korku janrası yönetmeni olan James Wan filmin başında, oyuncu kadrosunda ise temkinli yaklaştığım Jason Mamoa’ya saygı duyduğum Nicole Kidman, William Dafoe ve Patrick Wilson gibi oyuncular eşlik ediyor. Senaryonun başında ise DC Comics’in en saygın yazarlarından Geoff Johns bulunuyor.

Filmin uyarlandığı Throne of Atlantis hikayesi, Geoff Johns’un New 52 döneminde kaleme aldığı bir eser. Filmde ise hikayede olduğu gibi Kral olmaktan uzak olan Arthur Curry, kardeşi Orm ile kara ve deniz arasında çıkacak savaşı önlemek için karşı karşıya geliyor. Arthur, alıştığımızdan daha farklı bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Jason Momoa’nın kişiliğinden örnekler gördüğümüz karakter, filmin başında korsanlara karşı sularını kendi kanunlarıyla koruyan, yarı barbar yerel bir kahraman. Filmi ise aldığı dersler sonucu olgun bir kral ve kahraman olarak tamamlıyor.

James Wan ile Geoff Johns, Golden Age (Altın Çağ) döneminden bu yana çok ciddiye alınmayan ve Justice League içerisinde Cyborg ile birlikte en az popülaritesi olan Aquaman’e bir film çektiklerinin ve karakterin köken hikayesinin, birçok defa beyaz perdeye uyarlanmış bir Hamlet teması olduğunun farkında. Ama bu farkındalık, senaryo kusurlarını örtemiyor çünkü kurmak istedikleri klişe anlatım, tiyatral oyunculuklara bel bağlıyor. Oyuncu kadrosu ise bunu yavan bir anlatımdan öteye taşıyamıyor. Anlatım içerisindeki ucuz kısımları örtmeye çalıştıkları bazı görsel ve hikayesel temalar ise, filmi benzer örneklerinden ayıran en önemli unsur.

Patrick Wilson’ın hayat verdiği Orm, filmin en iyi yazılmış ve oynanmış karakteri. Son zamanlarda Thanos ile birlikte motivasyonu en ayağı yere basan isim. Yeryüzüne savaş açmak amacıyla 7 Krallığı bir araya getirme isteği, karaya savaş açma ve Arthur’dan nefret etme nedeni gibi detaylar epik görsel unsurlar ile birleştiği zaman karşımıza tutarlı ve güçlü bir ana kötü çıkarıyor. Orm’un Fisherman Krallığı’nı 5 kişi ile ele geçirmesi dışında.

Black Manta, özel ama bu filmde yer almasa da olur dediğim bir karakter. Arthur Curry’nin olgunlaşma sürecine katkı sağlasa da filmin tempo sorunu yaşadığı sahnelerin baş ismi. Babasını kaybettikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi komedi dizilerinde görmeye alışık olduğumuz pop müzik sekansı eşliğinde kostümünü tasarladıktan kısa bir süre sonra, intikam duygusu ile yanıp tutuşarak Arthur’un peşinden koşturuşu karakterin tutarlılığına zarar veriyor.

Görüntü yönetmeni Don Burgess, görsel efektleri üstlenen Charles Gibson ve Kelvin Mcllwain ile birlikte izleyicisine sinemada az izlediğimiz epik bir seyir zevki sağlıyor.

Yönetmen James Wan, derin okyanusları kült eser Denizler Altında 20.000 Fersah’tan sonra bir kez daha derinlemesine işlerken, çizgi roman sinemasında kendisinin öncülüğünü edeceği bir ‘Water/Ocean Opera’ alt türünü duyuruyor. Filmin bizi Atlantis’te yolculuğa çıkardığı sahnelerde Lord of the Rings epikliğini tadabiliyorsunuz. Filmin 2001: A Space Odyssey gibi bize uzun uzun teknolojinin geldiği noktayı gösterdiği sahneleri de mevcut. Film, gemi savaşları ile Star Wars, çöl sahneleri ile Indiana Jones havasını farklı şekillerde yaşatmayı başarıyor. Bütün bu unsurlar filmi, görselliği ile sinemada fark yaratan bir uyarlama olarak bize sunuyor. Karakterler ise bu temaya çok uygun.

Aksiyon sahneleri özenle kurgulanmış. Denizin irili ufakları canlıları bu epik sahneleri çok zengin kılıyor. Keza çok fazla özel efekt gerektirmeyen sahnelerde tercih edilen uzun soluklu ve hareketli anlatım da izlemesi zevk veren sahneleri doğuruyor. Final savaşı ise filmin geri kalanı gibi epik.

Aquaman özünü reddetmeyerek, birçok kült ve modern detay ile kendi dünyasına sahip çıkmaya çalışıyor. Kısacası Aquaman, Wonder Woman ile birlikte DC Sinematik Evreni’nin en özenli yapımı. Görsel olarak etkileyici, can sıkan noktaları olmasına rağmen kendi içerisinde tutarlı ve akıcı bir anlatımı var. Oyunculuk ve müzik kullanımında ise başarısız.

CADDE NOTU: 6.5/10

İnceleme: Spider-Man – Into The Spider-Verse

Bu film, Warner Bros ile Walt Disney’in artık görsel, kurgusal ve hikayesel olarak tekdüze olmaya başlayan animasyon yapımlardan bir tanesi olabilirdi. Ama yıllardır bu film üzerinde çalışan vizyoner insanlar, animasyon sektöründe bir farkındalık yaratmak istediler. Ve bunu başaran başyapıtın adı ise Spider-Man: Into the Spider-Verse oldu. İnceleme yazısı spoiler içerir.

İlk olarak değinmek istediğim konu, Spider-Verse’ün sanat yönetimi. Elinizde iyi yazılmış bir hikayenin oluşu, ortaya çıkan eseri tek başına kaliteli yapmaz. Görsel ve işitsel olarak onu en iyi şekilde kurgulamanız da gerekir. Sony’nin alışılagelmiş animasyon kalıplarının dışına çıkarak, filmi bir çizgi roman gibi en ufak detayına kadar tasarlayışı takdir edilesi. Her sahnenin bir duvar kağıdı olabilecek kadar renk tonlarının uyum içinde kullanılışı, Miles’in düşüncelerinin kutucuk halinde görünüşü, karakterlerin detaylı çizimi ve daha saymakla bitmeyecek birçok etkileyici görsellik. Ortada özenle kurgulanmış, karakterin ve dünyanın atmosferini uyum içerisinde yansıtan bir sinematografi var. Spider-Verse’ün açtığı bu yol, birçok film şirketine örnek olmalı.

Film klasik bir köken hikayesini konu alıyor, Miles ve ailesi sıcak bir açılış ile karşılıyor bizi. Devamında New York’un kahramanı Spider-Man’i görüyoruz. Bütün Peter Parker külliyatı çizgi roman panelleri şeklinde eğlenceli bir anlatım ile açıklandıktan sonra, Miles’ın gözünden Spider-Man’in nasıl bir kahraman olduğuna şahit oluyoruz. Film ilk riskini de burada alıyor. Tam Spider-Man ile Miles’in birlikte çalışacağı beklentisine girerken Peter Parker’ın ana kötü Wilson Fisk tarafından öldürülüşü, anlatımın tonunu tamamen değiştiriyor. Üstüne yakın zamanda kaybettiğimiz Stan Lee’nin ekranda belirişi, tüyleri diken diken ediyor. Bu anlatım, hem Miles’in gelişimini etkiliyor hem de izleyiciyi dramatik bir moda sokarak hikayeye bağlanmasını sağlıyor. New York’un kahramanı Spider-Man’in ölümü Miles’ın motivasyonunu şekillendiriyor. Ardından Gwen Stacy ile artan eğlenceli tempo, izleyiciyi Miles Morales’e biraz daha yakınlaştırıyor.

Hikaye, bu gelişmelerden sonra yeniden başlıyor aslında. Miles’ın kafa dağıtmak için dayısıyla zaman geçirdiği sahneler Spider-Man oluşunun temelini bizlere gösterirken, Mahershala Ali’nin seslendirdiği Aaron karakteri de işleniyor. Hikaye yine bu sahneler ile anlatımın temposunu yükselttiği sırada, hikayenin çok iyi altından kalktığı 4 karakter filmin başında yaşanan patlama sonucunda olaylara dahil oluyor. Kendine has özellikler barındıran bu karakterler, izleyiciye kısa ve öz bir şekilde tanıtılıyor. Bu isimler sadece filmi şenlendirmekle kalmayıp, Miles Morales’in Spider-Man olma yolunda akıl hocaları haline geliyorlar. Aksiyon sahneleri ise bütün bunların üstüne bal kaymak. Film her sahnede güçlü bir anlatıma sahip. Mizah ise kaliteli. Walt Disney yazarlarının yıllardır üzerimize attığı kopyala yapıştır şakalardan uzak, karakterlerin kişiliklerini yansıtan türden.

Hikayenin sırıtan yanları da var. Örneğin, çizgi romanlardan The Prowler’ın amca Aaron olduğunu biliyoruz ve çok fazla hayırsız amca gibi servis edildi, haliyle olacakları önceden görmek çok zor değil. Öte yandan Miles’ın babası Jefferson Davis’in her delikten çıkıyor oluşu, hikaye içerisinde tutarlık dediğimiz unsuru biraz tırmalıyor fakat üçlünün çok iyi yazılmış bir dramatik temeli var, bu da durumu kabul edilebilir kılıyor.

Yeni Peter Parker’a gelecek olursak, kahramanlık işlerini bir kenara bırakmış, depresif ve göbekli bir Peter Parker görmek güzeldi. Miles’ın yanı sıra onun dramasına da şahit oluyoruz. Mary Jane ile boşanmış, beş parasız Peter, içerisindeki duygusal boşluğu Miles ile doldurmaya çalışıyor: ”Çocuk mu istiyorum ne?!’ Peter’ın Miles’a kahramanlığı öğrettiği sahneler çok özenle kurgulanmış. Gerektiğinde aksiyon anında bile tavsiye veren bir usta, gerektiğinde de ‘otur oturduğun yerde’ diyebilecek kadar düşünceli.

Son dönemde Stanley Kubrick’in öğrencisi Vincent D’Onofrio ile şahlanan Kingpin’in ana kötü olarak seçilişi, anlaşılabilir bir tercih olsa da bu kadar fantastik bir ortamda karakter biraz sırıtıyor. Motivasyonu ise klasik olarak ailesi, basit ve etkili. Yan kötü konusunda yerinde bir karar alınmış, Dr. Octopus’tan biraz baymıştım.

Son olarak Into the Spider-Verse görsel, işitsel ve hikayesel olarak bir animasyon başyapıtı. Kaliteli insanların ortaya çıkardığı bu eseri, sinemada bulabildiğiniz en büyük ekranda izleyerek, hakkında konuşarak ve Blu-ray versiyonunu satın alarak ödüllendirin. Sony’nin başta Gwen olmak üzere birçok animasyon filmi üzerinde çalıştığını biliyoruz. Yani maceralar devam edecek, umarım aynı kalite devam eder.

CADDE NOTU: 9.0/10

”İnsanlara karşılıksız bir şekilde, yapılması gerektiği veya doğru olan şey olduğu için yardım eden kişi, gerçek bir süper kahramandır.” – Stan Lee

Kalbimizdesiniz! ❤

Stan Lee
Steve Ditko

İnceleme: Doomsday Clock #8

Son iki sayıdır tempoyu arttıran Geoff Johns, 8. sayı ile birlikte üstümüze hem Superman hem de dibine kadar gerilim atıyor. Gary Frank ise duvara asacağım bir kapak hediye ediyor.

Serinin başından bu yana Amerika ile Rusya arasında devam eden siyasi ve meta-insan gerilimi sonunda küçük panellerin dışına taşarak Firestorm’u merkezine alıyor. 

Ronnie Raymond’un etrafındaki kalabalığı donduruşundan sonra doğal olarak Superman olaylara müdahale etmeye karar veriyor ve Raymond’ı aramak için Black Adam’ın demir yumrukla yönettiği Kahndaq’a gidiyor. Superman, daha önce olanlar için de gözdağı vermeyi unutmuyor. İlerleyen sayılarda Black Adam’ın hikayede daha fazla rol oynamasını istiyorum.

Doomsday Clock #10’un kapağında Justice Society of America’nın bir detay olarak yer aldığını biliyoruz. Keza önceki sayılarda çeşitli göndermeler de yapıldı. Fakat bu sayıda, Lois Lane’e gelen mektup içerisinde -Lex Luthor’un gönderdiğini düşünüyorum- Justice Society of America’nın görüntülerinin yer aldığı bir bellek var. Bunun ve Adrian Vedt’in ‘Evet, bu işe yarayacak’ cümlesinin altından nelerin çıkacağını merak ediyorum açıkçası. Geoff Johns, 80 küsür yıllık birikimin çehresini değiştirmeye devam ediyor.

Geoff Johns’un omuzlarına aldığı bu büyük yükten bahsetmişken, çizgi romanlarda büyük olayları okumaktan zevk alan birisi olarak, Dr. Manhattan ile Superman’i kapıştırmaya adım adım yaklaşan bu anlatımdan ne kadar memnunum, emin değilim. Genelde büyük hikayelerin sonu ya ölümler ile ya da bütün evrenin sıfırlanmasıyla biter ve sonraki döneme geçilir. Doomsday Clock ise bu hikayelerden daha farklı ve daha geniş çaplı olacağı açık. Halihazırda, genel olarak sakin ve diyaloglara dayalı geçen bu detaylı hikaye anlatımının, sonlara doğru tamamen güç gösterisine dönüşmeyeceğini umuyorum. Bakalım Geoff Johns neler yapacak.

Bunun dışında, bahsettiğim gibi Superman ve serinin başından bu yana Amerika ile Rusya arasında devam eden meta-insan geriliminin küçük bir detaydan öteye geçtiğini ve bunu anlatımın merkezindeki karakterleri kullanarak yaptığını okumak güzel. Sayı, bu soruların cevabını verirken başka gelişmeler yaratarak sonraki sayıları merakla beklememizi sağlıyor.

Sayı ‘Neden Batman ilk cümlede uyarmadı?’ sorusunu akıllarımıza getirse de tüyleri diken diken bir son ile bitiyor: ”İnsanlığı koruma dürtüsü, neredeyse her zaman onu yönetme arzusu için sahte bir yüzdür.”  – H.L. Mencken

CADDE NOTU: 7,5/10

Doomsday Clock #9, 30 Ocak 2019’da yayınlanacak.

İnceleme: Mister Miracle (2017)

Jack Kirby’nin çizgi roman devrimi New Gods’ın önemli parçalarından olan Scott Free, Eisner ödüllü isimler Tom King ile Mitch Gerads’ın yetenekli kaleminde hak ettiği değeri buluyor.

Modern dönemin taze okuyucuları ile New Gods mitolojisinin sıkı takipçisi olanların Barda ve Scott’ın iç dünyasını Tom King’in duygusal ve sıcak hikaye anlatımı, Mitch Gerads’ın ise usta işi sanat yönetimi ile yeniden keşfettiği Mister Miracle, son dönemlerde inişli çıkışlı bir grafik sergileyen DC Comics’in tartışmasız en kaliteli işlerinden. Seri, bu kalitesini çeşitli ödüller ile taçlandırmayı başardı. İlk cilt, 13 Şubat 2019’da yayınlanacak.

12 sayılık maceranın inceleme yazılarını aşağıda bulabilirsiniz.

  • Mister Miracle #1-6
  • Mister Miracle #7
  • Mister Miracle #8
  • Mister Miracle #9
  • Mister Miracle #10
  • Mister Miracle #11
  • Mister Miracle #12

CADDE NOTU: 8/10