Kategori arşivi: Çizgi Roman

İnceleme: Doomsday Clock #8

Son iki sayıdır tempoyu arttıran Geoff Johns, 8. sayı ile birlikte üstümüze hem Superman hem de dibine kadar gerilim atıyor. Gary Frank ise duvara asacağım bir kapak hediye ediyor.

Serinin başından bu yana Amerika ile Rusya arasında devam eden siyasi ve meta-insan gerilimi sonunda küçük panellerin dışına taşarak Firestorm’u merkezine alıyor. 

Ronnie Raymond’un etrafındaki kalabalığı donduruşundan sonra doğal olarak Superman olaylara müdahale etmeye karar veriyor ve Raymond’ı aramak için Black Adam’ın demir yumrukla yönettiği Kahndaq’a gidiyor. Superman, daha önce olanlar için de gözdağı vermeyi unutmuyor. İlerleyen sayılarda Black Adam’ın hikayede daha fazla rol oynamasını istiyorum.

Doomsday Clock #10’un kapağında Justice Society of America’nın bir detay olarak yer aldığını biliyoruz. Keza önceki sayılarda çeşitli göndermeler de yapıldı. Fakat bu sayıda, Lois Lane’e gelen mektup içerisinde -Lex Luthor’un gönderdiğini düşünüyorum- Justice Society of America’nın görüntülerinin yer aldığı bir bellek var. Bunun ve Adrian Vedt’in ‘Evet, bu işe yarayacak’ cümlesinin altından nelerin çıkacağını merak ediyorum açıkçası. Geoff Johns, 80 küsür yıllık birikimin çehresini değiştirmeye devam ediyor.

Geoff Johns’un omuzlarına aldığı bu büyük yükten bahsetmişken, çizgi romanlarda büyük olayları okumaktan zevk alan birisi olarak, Dr. Manhattan ile Superman’i kapıştırmaya adım adım yaklaşan bu anlatımdan ne kadar memnunum, emin değilim. Genelde büyük hikayelerin sonu ya ölümler ile ya da bütün evrenin sıfırlanmasıyla biter ve sonraki döneme geçilir. Doomsday Clock ise bu hikayelerden daha farklı ve daha geniş çaplı olacağı açık. Halihazırda, genel olarak sakin ve diyaloglara dayalı geçen bu detaylı hikaye anlatımının, sonlara doğru tamamen güç gösterisine dönüşmeyeceğini umuyorum. Bakalım Geoff Johns neler yapacak.

Bunun dışında, bahsettiğim gibi Superman ve serinin başından bu yana Amerika ile Rusya arasında devam eden meta-insan geriliminin küçük bir detaydan öteye geçtiğini ve bunu anlatımın merkezindeki karakterleri kullanarak yaptığını okumak güzel. Sayı, bu soruların cevabını verirken başka gelişmeler yaratarak sonraki sayıları merakla beklememizi sağlıyor.

Sayı ‘Neden Batman ilk cümlede uyarmadı?’ sorusunu akıllarımıza getirse de tüyleri diken diken bir son ile bitiyor: ”İnsanlığı koruma dürtüsü, neredeyse her zaman onu yönetme arzusu için sahte bir yüzdür.”  – H.L. Mencken

CADDE NOTU: 7,5/10

Doomsday Clock #9, 30 Ocak 2019’da yayınlanacak.

Reklamlar

İnceleme: Mister Miracle (2017)

Jack Kirby’nin çizgi roman devrimi New Gods’ın önemli parçalarından olan Scott Free, Eisner ödüllü isimler Tom King ile Mitch Gerads’ın yetenekli kaleminde hak ettiği değeri buluyor.

Modern dönemin taze okuyucuları ile New Gods mitolojisinin sıkı takipçisi olanların Barda ve Scott’ın iç dünyasını Tom King’in duygusal ve sıcak hikaye anlatımı, Mitch Gerads’ın ise usta işi sanat yönetimi ile yeniden keşfettiği Mister Miracle, son dönemlerde inişli çıkışlı bir grafik sergileyen DC Comics’in tartışmasız en kaliteli işlerinden. Seri, bu kalitesini çeşitli ödüller ile taçlandırmayı başardı. İlk cilt, 13 Şubat 2019’da yayınlanacak.

12 sayılık maceranın inceleme yazılarını aşağıda bulabilirsiniz.

  • Mister Miracle #1-6
  • Mister Miracle #7
  • Mister Miracle #8
  • Mister Miracle #9
  • Mister Miracle #10
  • Mister Miracle #11
  • Mister Miracle #12

CADDE NOTU: 8/10

İnceleme: Mister Miracle #12 – Final!

Evet, geldik bir serinin daha sonuna. Yazıya geçmeden önce, Tom King ile Mitch Gerads’a Mister Miracle’ı bu kadar güzel benimsedikleri, özenle kurguladıkları ve çok iyi anlattıkları için teşekkür ediyorum. Satış rakamlarında çok coşmasa bile Mister Miracle, bu seriden çok daha prestiji artmış bir simge olarak çıktı. Eminim bu güçlü anlatım ileride tekrar karşımıza çıkacak. Bir yerlerde Jack Kirby’nin  çok gururlandığını düşünüyorum.

Mister Miracle, Jack Kirby Tarafından Yaratılmıştır

Son sayı, bu güzel serinin finaline yakışır bir şekilde Tom King, Mitch Gerads, Jim Lee ve birçok isme saygı duruşu yaparak açılıyor. 

Mister Miracle serisi, eğlenceli olduğu kadar Scott Free’nin köken hikayesine yakın olanlar için bir o kadar dramatik bir yolculuk. Sayı da duygusal bir havaya sahip. Serinin başından bu yana Mitch Gerads, Scott Free’nin depresif tarafını okuyucuya yansıtmak için karakterin gördüğü halüsinasyonları bulanık çiziyor. Bu çoğunlukla, Darkseid’ın Scott’a geçmişte yaşattıklarının yansıması olarak karşımıza çıktı ama bu sayıda Izaya’dan tutun Oberon’a kadar herkes var.

Scott, geçtiğimiz sayının sonunda olanlara en az bizim kadar kafası karışık yaklaşsa da Tom King bu sorunun gerçek cevabını önümüzdeki serilere bırakmayı tercih ediyor. Bu ters köşenin tek bir cümle ile açıklanmamasına sevinsem de ne kadar doğru bir karar, ondan emin değilim.

Izaya’nın rolü Orion gibi çok kısa ve etkisiz oldu. Scott’ın bu ikiliden aradığını bulamadığı gerçeği diyaloglara yansıyor, hatta yumruk atmaya kadar gidiyor iş. Bu durumun hikayeye hizmet edişi tutarlılık sağlasa da Scott’ın hayatında çok önemli yer edinen bu iki karakterin hikayede daha fazla ve etkin olarak yer almasını isterdim.

Seri bütün bu duygusal ve karakter yoğunluğunun arasından üstümüze Barda ile Scott’ın bir kız çocuğuna sahip olacağı haberini atıyor. Tom King, Jack Kirby’nin mirasına bir katkı daha yaparak en azından şimdilik veda ediyor.

Barda’yı Female Furies serisinde tekrar göreceğiz, serinin çizerliğini de Mitch Gerads yapacak. Bakarsınız Scott Free de tekrar karşımıza çıkar.
Çok uzatmayacağım, önceki 11 yazıda serinin artı ve eksi yönlerini uzun uzun yazdım. Sadece okuyarak destek olan veya geri dönüş yaparak etkileşime giren herkese çok teşekkür ederim, başka yazılarda görüşmek üzere!

CADDE NOTU: 8,5/10

İnceleme: Green Lantern – Earth One

Genel olarak Earth One hikayeleri, kendi içerisinde tamamlanan ve merkezine aldığı karakterin köken hikayesine farklı bir yorum getiren eserler olur. Kimi bunu Batman’i kullanarak aksiyon drama ikilisi ile yapar, kimisi de Wonder Woman gibi okuyucuyu mitolojik bir maceraya çıkarır. Corinna Bechko’nun Green Lantern: Earth One eseri ise Lantern dünyasını bir yapboz gibi önümüze sunuyor. Gabriel Hardman‘ın çizdiği her panel ise duvara asılacak türden.

Hikaye, genel Earth One sayıları gibi size rehberlik etmiyor. Corinna Bechko bir yapboz gibi tasarladığı Green Lantern mitolojisinin ortasına bırakıyor sizi. Eğer Green Lantern dünyasına biraz uzaksanız, parçaları kafanızda birleştirmek eğlenceli olacaktır fakat artık olaya Hal Jordan’ın saç şeklinin hangi hikayelerde farklı olduğunu bilecek kadar hakimseniz, sizi şaşırtacak pek bir gelişme yok.

Hal Jordan, Ferris Galaktik’te çalışan ve uzayda değerleri madenleri araştıran depresif bir astronot. Klasik olarak, ani kararları sonucunda Hal Jordan’ı yüzüğü parmağına geçirirken görüyoruz ve devamında uzayda kalmasını gerektirecek bir neden bulma klişesi sonucunda Manhunters’a karşı yüzüğünü ilk kez kullanıyor ve evrenin bir köşesinde gözlerini açıyor.

Daha önce Guardians of the Universe’ın Green Lantern Corps’un yozlaştığını düşünerek Manhunters’ı yarattığını ve başlarına bela olduğunu okumuştuk. Kilowog’un kurtardığı Hal Jordan’ın gözlerini açtığı ortam ise tam olarak bu.

Corinna Bechko ağzınızı açık bırakacak bir hikaye yazmasa da evrenin çeşitli mekanlarını keşfetme hissini uyandırmayı başarıyor. Çeşitli mekanlar ve ırklar, yüzüğün dilleri çevirme özelliği gibi ufak detaylar ile birleştiği zaman Hal Jordan’ın koca bir evrende yalnız kaldığını size hissettiriyor.

Giriş ve gelişme anlatımı karakterleri farklı bir şekilde yorumlayarak Hal Jordan’ın motivasyonunu şekillendiriyor. Özellikle Kilowog ile Hal’ın yolculuk boyunca yeşeren arkadaşlığına şahit olmak keyifliydi. Hikayenin son kısmı ise diyalog ve aksiyon ile harmanlanan nispeten derin anlatımı gölgede bırakıyor. Hikaye boyunca OA’nın mahvoluşu defalarca vurgulanırken, taş delen Hal Jordan’ın 2 sayfa sonra tüm Green Lantern Corps’a liderlik ederek her şeyi çözdüğünü görmek çok keyifli olsa da ağızda ekşi bir tad bırakıyor.

Kısa hikayelerin bölünerek anlatılışı pratik bir yöntem fakat potansiyel bir derinleşmeyi önlüyor. Bu durum da hikayenin sonuna doğru olayların sıkışmasına ve üstünkörü geçilmesine yol açıyor.

Green Lantern: Earth One, Hal Jordan’a farklı bir köken anlatımı sunmaya çalışan ve bunu alışılagelmiş kalıpların dışına çok fazla çıkmadan gerçekleştiren çerezlik bir macera. Sayının sonu ise ikinci hikayenin çok daha iyi olacağına dair inancımı güçlendiriyor. 

CADDE NOTU: 6.0/10

İnceleme: The Fix

Çizgi roman dünyasının yaramaz çocuklarından Nick Spencer, son zamanlarda Spider-Man’in yazarı olmasıyla yeniden gündemde. Sözünü esirgemeyen, sert ve keskin bir dili olan Spencer’ın seveni de sevmeyeni de bol ancak hepsinin kabul ettiği bir gerçek var: Adam muhteşem bir komedi yazarı! Bu yazımızda Nick Spencer’in Image Comics’te yayınlanan ve çizer arkadaşı Steve Lieber ile ortak olarak yazdığı The Fix serisine göz atacağız.

Nick Spencer’ın bir yazar olarak en sevdiği klişelerden biri ‘iyiler’ kavramına getirdiği bakış açısıdır. Spencer için “tamamen iyi” olan biri yoktur, böyle davranan kişilerin de altı büyük ihtimalle yaştır. Captain America’yı bile çetrefilli bir hikayeyle Nazi yapabilmiş bir yazardan bahsediyoruz burada. Marvel’da en sevilen çizgi romanı Superior Foes of Spider-Man ile bu anlatımına kült bir takipçi kitlesi oluşturan Nick Spencer ve Steve Lieber ikilisi geliştirdikleri bu tarzı The Fix’te mükemmel hale getiriyorlar.

img_0771.jpg

Hikayemizin ana karakteri Roy, pek iyi niyetli olmayan bir polis. Küçüklüğünden beri kurallardan nefret edip bir suçlu olmanın hayalini kurarken, yaşadığı bir banka soygunu “macerasında” hırsızın polis tarafından hunharca öldürülmesinden sonra polislerin kanunlara sığınıp her istedikleri haltları yiyebildiklerini anlar ve bir polis olmaya karar verir. Ortağı ile birlikte polis kimliğini kullanıp kanunsuz bir hayatın dibine vurmaktadırlar. Ta ki bir film yapımcısı olan arsız Donovan ile tanışıncaya kadar. Donovan, onların polislik sürecinde yaşadıkları hakkında filmler çekecek, Roy ve kankası ise karşılık olarak yüklü miktarda para kazanacaklardır. Tabii ki bunun için Roy’un bir sürü gizlilik ihlali gerçekleştirmesi gerekecektir. Donovan ile olan anlaşmaları bir süre tıkırında gider, verdiği paralar ise kumarda erimektedir. Bir yandan da Roy ve ortağı, emniyette bulunan ve kirli işlerini aklattırdıkları çeteyle de iyi geçinmeye çalışmaktadır.

Bütün eğlence kısa sürede bir kaosa dönüşür. Miley Cyrus’ı andıran bir kızın kısa sürelik koruması olarak görevlendirilen Roy, şımarık yıldızın kendi malikanesinde hırsızlar tarafından öldürülmesinden sonra eli ayağı birbirine karışır. Neden mi? Çünkü o hırsızları kendi ayarlamıştır da ondan! Malikanede Elaine’nin kullandığı mahrem bir nesneyi çalacaklar, Roy’da bu kullanılmış eşyayı e-bay’de kızın hayranlarına satıp paranın dibine vuracakken kızın öldürülmesi neredeyse her şeyi mahveder ve olaylar gelişir!

The Fix’in en sevdiğim yanı bir komedi filmi edasında akıcı olması. Kareden kareye sahne geçişleri ender bulabileceğiniz bir zeka seviyesine sahip. Bunda Spencer’ın usta yazarlığının yanı sıra, Steve Lieber’ın yüz ifadelerini ve durumu mükemmel bir şekilde özetleyebilmesinin de büyük rolü var.

Karakterlerin hepsi ahlaki olarak tartışmalı olsa da, gerçekten var olan kişilerin bir kalıba konmuş hali gibiler aslında. Bu yüzden okurken çevrenizde gördüğünüz ama dillendiremediğiniz yozlaşmayı Spencer ve Lieber bir çizgi roman içerisinde hiç sansürlemeden okurlara servis ediyor. Ağlanacak halimize güldüğümüzü farkettiğimizde de çok geç oluyor.

Bu arada değinmeden geçemeyeceğim, bu çizgi romanı okurken en sevdiğim kötü adam klişesinin “dışarıdan bakılınca mükemmel bir aile adamı, içinde ise tam bir psikopat gizli” olduğunu öğrendim. Josh adlı hikayemizin esas kötüsü (ki bu kadar pisliğin içinde “en kötü” biraz tartışmalı) bu prototipi mükemmel yansıtan bir karakter.

img_0772.jpg

Bir de köpekler! Kirli işlerine bulaştırdıkları narkotik köpeği Pretzels için serinin maskotu desek yalan söylemiş olmayız.

The Fix, modern zamanları ve hukuğun tartışmalı üstünlüğünü kara mizah sosuyla sunan, Guy Ritchie tarafından filmi çekilse şaşırmayacağım, son zamanların en iyi serilerinden bir tanesi!

CADDE NOTU: 8/10

İnceleme: Doomsday Clock #7

Doomsday Clock bir çizgi roman okuru için önemli bir deneyim. Bu yüzden tamamı spoiler içeren bu yazıyı okumadan önce Watchmen, DC Rebirth sayısı ve Doomsday Clock serisini okumanızı tavsiye ediyoruz.

Büyük bir kesim için kutsal bir kitap değeri gören Alan Moore & Dave Gibbons’ın ‘Watchmen’ adlı eserini Moore’un bundan 10 yıl önce neredeyse hırsızlıkla suçladığı Geoff Johns, her bir köşesini ince ince işlediği DC Comics’in ana evreniyle birleştiriyor. 2016’nın en büyük olayı olan DC Rebirth’ün tek atışlık sayısıyla bu birlikteliğin ayak seslerini duymuştuk. 2018’in son aylarına geldiğimiz şu günlerde Doomsday Clock’un 7. sayısı gözlerimizin önündeyken her zamankinden daha heyecanlıyız.

RCO003 (2).jpg

DC ile Watchmen Evrenlerinin Birleşimi Düşünebileceğimizden Çok Daha Derin

Geoff Johns’un ilk 6 sayı boyunca giderek derinleştirdiği bazı anlatımlar vardı. Nükleer savaş ve bunun süper kahramanlara olan etkisi, Mime & Marionette, Superman Teorisi, Johnny Quick, Legion of the Superheroes ve daha fazlası. Çizgi roman tarihinin en komplike hikayelerinden bir tanesini anlatan Geoff Johns, böyle bir serinin içine büyük bir risk alarak yeni karakterleri ekliyor ve evrenin her bir öğesini dolduruyor. Ancak Batman, Superman ve Wonder Woman’ı ısrarla hikayenin içine tam olarak yerleştirmiyor. Sizce bu yanlış mı, Geoff Johns her şeyi eline yüzüne mi bulaştırıyor? Cevap çok basit.

Hayır. Geoff Johns, tüm bu sorulardan daha büyük şeyler yapıyor. Usta yazarın derdi hikaye anlatımına katkısı olacak karakterleri seçmek. Johns, Alan Moore’un Watchmen’i nasıl ince ince işlendiğinin farkında ve kendi hikayesinde bunu yapmaya çalışıyor.

Hiçbir Panel, Arkasında Bir Hikaye Barındırmadan Değerli Değildir

Doomsday Clock, sıradan bir çizgi roman değil. DC evreninin bambaşka diyarlarına dokunan ve bunu en edebi yol ile yapan bir hikaye. Bu yüzden de sizden derin bilgi birikim bekliyor. Bu sayı ise önceki 6 sayıda kurduğu ağır anlatımın karşılığını tadında verirken, gelecek sayılar için de temeller atıyor.

RCO004 (2).jpg

Sayı, Green Lantern fenerinin gizemi ile açılırken, Alan Scott hikayenin geniş bir parçası olarak görev yapıyor. Scott’ın Green Lantern oluşunun 1940 olarak belirtilmesi tuhaf bir detay çünkü bu tarih aynı zamanda All-American Comics #16’nın yayın tarihi. Yani Alan Scott’ın çizgi romanlara giriş yaptığı sayı. Zaman akışına Watchmen üzerinden baktığımızda herhangi bir sorun olmasa da Rebirth’ün zaman çizelgesinde durum daha farklı. Diğer taraftan ise Pre-52 döneminin JSA ve Green Lantern serilerini okuyanlar için de 1940 seçilmesi ilginç ve zamanlamaya oturtmakta zorlandığımız bir ayrıntı.

Watchmen denilince aklımıza gelen ilk şey, hikayenin oldukça sağlam bir politik taban üzerine kurulmuş olduğu. Başta Nixon gibi pek çok isim olmak üzere dünya siyaseti üzerindeki ayrıntıların çizgi romanda geniş bir yer kaplaması hikayeyi başka bir yöne çekiyor. Sayı ilerlediğinde Rorschach, Saturn Girl ve Johnny Thunder’ın hikayesine konuk olurken Watchmen’in bu bahsettiğim siyasi tabanının DC evreni ile birlikte karşımıza çıkması eminim her okuyucu için farklı bir tad olmuştur.

Bubasdis

RCO009 (1).jpg

Bubastis, Doomsday Clock’un farklı sayılarında karşımıza çıkan Ozymandias’ın mutasyona uğramış kedisi. Devamında yeşil fener ile Bubastis, Dr. Manhattan’ın uzun zaman sonra çizgi roman panellerine geri dönüş yapmasını sağlıyor. Jon’un konuşması sırasında bazı yan hikayelerin yolu yapılırken, Ozymandias’ın amacına ulaşmak için yapabileceklerinin boyutlarını Reggie’ye söylediği yalan üzerinden görüyoruz. Johns ve Frank ikilisi Bubastis’in kökenini sayının sonunda yer alan notlar ile detaylandırıyor.

RCO034.jpg

Batman’in Manhattan’ın kim olduğunu biliyor oluşu ileride güzel anları doğurabilir. Manhattan’ın tarihi geri dönüş panelinin alt kısmında yer alan yüzler içerisinde Batman’i de görmek isterdim.

DoMIBenX0AAKeBi

Batman’in seri boyunca Justice League üyeleri arasından karşımıza en sık çıkan karakter olmasına rağmen olayların bu kadar dışında kalışı serinin DC evreni ile Watchmen arasındaki bağlara dair işlenebilecek ne kadar fazla konuya sahip olabileceğini görüyoruz.

RCO029

Adrian Veidt tüm karizmasıyla yüzündeki morluklarla gülümsüyor. Tahmin edebileceğiniz gibi yine çok iyi bir planı var. Dünyanın bir diğer en zeki adamı Lex Luthor bu planın neresinde yer alacak, merak içerisindeyim. Rorschach’ın ise Lois Lane’e yazdığı mektubu görüyoruz. Herhangi bir detay verilmeyen bu mektubun Superman’in hikayeye dahil oluş şeklinde rol oynayacağını düşünüyorum.

Tıpkı her Watchmen sayısının finali gibi Doomsday Clock’un her sayısı da gözlerimizi panele kitleyeceğimiz ve üzerinde düşündürecek finallere sahip. Bu finalin ana kahramanı ise Dr. Manhattan. Panelin üzerine konuşulacak hem çok şey var hem de hiçbir şey yok. Çünkü bir panel ancak bu kadar derin olabilir.

RCO031.jpg

Geoff Johns ile Gary Frank yıllar sonra bile başyapıt olarak anılacak türden bir sayıyla karşımıza çıktılar ve çizgi roman tarihinin en deli saçması fikrini olabilecek belki de en iyi şekilde biz okuyuculara sunmaya devam ediyorlar. Önümüzdeki yaklaşık bir yıllık süreç için yine heyecanlıyız ve serinin finaline tanıklık etmek için can atıyoruz. Çünkü bu deli saçması fikrin finalini görmeyi kim istemez ki?

CADDE NOTU: 9/10

İnceleme: Mister Miracle #11

Sindirmesi zor bir sayıydı. O yüzden üzerinden biraz zaman geçmesini istedim. O zaman çok uzatmadan, son dönemin en ters köşe yapan Mister Miracle sayısı hakkında beyin patlatalım! İnceleme yazısı spoiler içerir.

Büyük gün geldi çattı. Son sayılarda inişli çıkışlı bir ilişki yaşayan Scott ile Barda’nın  küçük Jacob’ı dedesine vermekten başka çaresi kalmadı. Çift, keder dolu içlerine rağmen bütün enerjisiyle Darkseid’ın karşısına çıkıyor. Meşhur vejetaryan tabağı ile.

Tom King’in başardığı en güzel şeylerden birisi de karakterleri hikayeye iyi hizmet edecek şekilde kullanışı. Scott Free ve Barda’nın hayatında yer alan her karakter gerçek kimliğini bir kenara bırakıp, duruma hizmet ediyor. Bu sayıda Darkseid havuç yiyerek yapıyor bunu. Hiç tahmin edilmeyen bir ilk buluşma olsa gerek.

Mister Miracle 011-005 (2).jpg

Şu andan itibaren o kadar tuhaf eylemler var ki ‘sayının sonu çok daha iyi bitmesi gerek’ dedim açıkcası. Ve inanır mısınız, bitti. Meğersem bizim Barda ile Scott ana evrenden değilmiş! Darkseid’ın öldüğü an büyük bir şey bekliyordum ama bu onlardan biri değildi. O kadar ikilemde bırakan bir son oldu ki bu alternatif evrendeki Darkseid’ın ağır gerizekalı oluşunu bile görmezden gelebilirim.

Bu sonu ister miydim diye düşünüyorum. Sanırım dramanın biraz daha büyümesini ve harcanabilir olmayan bir Darkseid’ın bu duruma ne reaksiyon vereceğini görmek isterdim ama olayların içerisinden Darkseid’ın vicdanına (!) sığınmadan çıkılabilecek en şaşırtıcı yollardan bir tanesiydi. Hikaye biraz hile kullanılmış gibi çözüme kavuşsa da Scott ile Barda’yı çok farklı etkileşimlerin içine sokacak. Burada son sayının ve devamının ne kadar iyi yazılacağı çok önemli.

Scott’ın Jacob ile yaptığı veda konuşması ve Barda’nın anne şevkati ile yaklaşımı etkileyici panellerdi. Keza Scott’ın ‘bu da Orion için!’ nidalarıyla Darkseid’ı katledişi son sayılarda azalan vahşeti tavana çekti. Scott Free üzerinde geride bıraktığımız 11 sayının yarattığı birikimin patlamasını gördük. Bütün bu detaylar ortaya çıkan sonu daha etkileyici kıldı. Fahren-Knife’ın kullanışı da güzel bir detay.

Mister Miracle 011-022

Artık Mitch Gerads’ın çizimlerine değinmiyorum çünkü seviyeyi çok yukarı çekti. Geride bırakılan her sayıda karakter ile bağdaştırılan bir çizer haline geldi. Aldığı Eisner ödüllerini hak ediyor.

Final sayısına ‘Peki ya şimdi ne olacak?’ soruları ile itti bizi Tom King. Bu seride benimsediğimiz Scott ile Barda’nın yeri dolabilecek mi, ölen ve kayıp olan isimler ikilinin hayatına nasıl konumlandırılacak, ikili hangi evrende yaşayacak, Scott bu kadar güzel vejeteryan tabağı yapmayı nereden öğrendi ve bunun gibi birçok sorunun cevabı 14 Kasım’da!

CADDE NOTU: 8/10