Kategori arşivi: Dizi

İnceleme: Umbrella Academy

Netflix’in ilk sezonunu yayınladığı Umbrella Academy, 2007-2008 yılları arasında Dark Horse Comics’in yayınladığı aynı adlı çizgi roman serisinden uyarlama.

Umbrella Academy’nin birçok çizgi roman konseptini bir arada bulunduran melez bir tür olduğu söylenebilir. Zaman yolculuğu ve süper güç öğelerinin bir arada bulunduğu dizi, süper kahraman öyküsü olmanın yanı sıra suç, drama ve zaman yolculuğu gibi hikâye türlerinin de birleşimi. Bunlardan en önemlileri hiç kuşkusuz benzer güçlere sahip gençlerden oluşan farklı bir akademi olan X-Men serisi; bir ailenin hikayesini anlattıkları için de Fantastic Four. Fakat dizinin benzerlerinden nasıl farklı olduğunu ve kendisinden önce gelen süper kahraman hikayelerine ek olarak nasıl bir katkıda bulunduğunu kestirmek biraz güç.

Dizinin süper kahraman türüne en büyük katkısı, yaşları ilerlemiş karakterlerin çocukluklarında yaşadıkları travmaların izlerini takip ediyor olmamız. Bu açıdan baktığımızda, dizinin birazdan bahsedeceğim eksik yönlerini biraz olsun görmezden gelebilirim. Bir iyi-kötü zıtlaşmasından öte, karakterlerin travmatik hayatları ve bunların sonucunda edindikleri sorunları atlatma çabaları çok daha önemli bir alt metin oluşturuyor. Yaşadıkları travmaları kabullenip bunlardan güç almaya çalışmalarını izlemek yüzeysel bir süper kahraman dizisi izlediğimizi kimi zaman unutturabiliyor.

Netflix – Umbrella Academy

Dizideki karakterlerin hepsi 1 Ekim 1989 gününde doğuyor. Hatta o gün doğan 43 bebekten sadece yedisinin hikayesini izliyoruz. İlginç olan, dizide de anlatıldığı gibi, o gün başladığında karakterlerin annelerini hamile değil. Bu doğa üstü olay ilk sezon boyunca hiç değinilmeyen ve açıklanmayan bir durum olarak gizemini korurken bu 7 bebek ‘eksantrik’ olarak adlandırılan bir milyoner tarafından evlat ediniliyor. ‘Evlat’ dediysem yanlış anlaşılmasın, bu ruhsuz zengin adam, çocukları denek gibi kullanmaktan ve ortaya çıkan güçleri suça karşı savaşmaya yönlendirmekten çekinmiyor. Bütün bu süreç boyunca da çocuklara olabildiğince disiplinli ve hatta acımasız davranıyor.

Çocukların birbirleri dışında bağlantı kurabilecekleri insanların sayısı da epey kısıtlı. Anneleri bir robotken, evde onların bakımından sorumlu olan diğer kişi de konuşan bir maymun olan ‘Pogo’ fakat dizinin başlangıcından itibaren bu iki karakterin bir sır paylaştığını anlamak zor değil.

Babasının favori çocuğu, 1 numara “Uzaylı” Luther. Babası tarafından grubun lideri olarak atanmış olsa da her zaman kendisini eksik hissetmiş, liderliğin getirdiği sorumluluk duygusuna karşın babasına hiçbir zaman kendisini tam anlamıyla kanıtlayamadığını ve bu yüzden de takdir edilmediğini düşünmüş. Her ne kadar babası, aynı diğer çocuklara yaptığı gibi, Luther’ın üzerinde de çeşitli deneyler düzenlemiş olsa da Luther babasından nefret edememiş ve babasının çocuklar için kurduğu görevin getirdiği ağır sorumluluk duygusunu üzerinden bir türlü atamamış. Evden hiç ayrılamamış olması da adeta Stockholm Sendromu’na sahip bir karakteri yansıtıyor. Özgüvensiz yapısının bir sebebi de dizinin ilerleyen bölümlerinde anlatılarak babalarının vahşi yüzü bir kez daha ortaya çıkmış oluyor.

Netflix – Umbrella Academy

2 numara Diego ise mutsuzluğunu vahşi bir görünüm yaratarak ve şehirdeki suçlularla savaşmaya devam ederek gösteriyor. Fakat her sert görünümlü insanın aslında sahip olduğu klişe yumuşak karnını sadece annesine ve sevgilisine gösterebiliyor.

3 numaralı Alison başarılı bir oyuncu. İnsanları sözleriyle ikna edebilme gücüne sahip olan Alison, hayatta sahip olduklarına gerçekten kendi emeğiyle sahip olabildiğinden pek emin değil. Haliyle, gerçekten sevilmediğini ve takdir edilmediğini hissediyor. Umbrella Academy’de olup suçlarla savaşarak ün kazanmasının yanı sıra, bu ününü oyunculuk mesleğinde devam ettirmiş. Bu sırada evlenmiş ve bir çocuğu da olmuş fakat eski kocasıyla arası yine süper gücünden dolayı bozulmuş. Haliyle, güçleriyle barışık olamayan bir başka karakter.

Ailenin ve haliyle dizinin en komik ve aynı zamanda en trajik anlarını yaşatan karakter ise 4 numara Klaus. Uyuşturucu bağımlısı olan Klaus hayatı kendisini uyuşturarak yaşamaya alışmış çünkü babasının ve insanların sebep olduğu travmalarla başa çıkabilmesinin tek yolunun bu olduğunu düşünüyor. Ölülerle iletişim kurma yeteneğine sahip olan Klaus’un bir başka travması ise dizinin ilerleyen bölümlerinde yaşadığı olaylardan dolayı doğuyor.

Netflix – Umbrella Academy

Zaman ve mekân arası sıçramalar yapma yeteneğine sahip olan 5 numaranın ise kendine bir ad verme şansı olmamış çünkü 15 yaşındayken geleceğe gidiyor ve dönüşü bütün sezonun ana temasını oluşturacak en büyük problemi ortaya çıkarıyor: Sadece 5 gün sonra dünyanın sonu gelecek! Bütün sezon boyunca karakterler aslında bu bilinmedik kıyametin sebebini çözmeye çalışmasına rağmen, benim için dizideki karakterlerin sorunları ve birbirleriyle olan ilişkileri bu çok tanıdık kıyamet konusundan daha ilgi çekici.

6 numara Ben, bilinmeyen bir sebepten dolayı ölmüş. İlk sezonda 43 çocuktan sadece 7 tanesinin hikayesini izlediğimiz düşünülürse, dizinin 2. Sezonunda diğer çocukların akıbetini öğreneceğimizi ve Ben’in ölümüyle ilgili daha derin ayrıntılara girileceğini bekliyorum.

7 numara Vanya ise izleyicilerin en çok bağ kurabileceği karakterlerden biri. Bunun en büyük sebebi de bilinen bir güce sahip olmaması. Kendisini psikiyatrik ilaçlar alarak, Klaus’a benzer bir şekilde uyuşturan Vanya, yetenekli bir keman virtüözü olmasına rağmen, bir türlü kendisine ve diğerlerine yeteneğini, haliyle sıradan olmadığını, kanıtlayamıyor. Vanya’nın hikayesi hiç kuşkusuz, Nisan ayında bir kez daha izleyeceğimiz X-Men’deki Dark Phoenix karakterinin hikayesine benziyor. Aynı diğer kardeşleri gibi Vanya da aşağılık kompleksine sahip. Babasına kendisini hiç kanıtlayamadığını düşündüğü ve diğer kardeşlerinin aksine gençliğinde süper güce sahip olup kardeşleriyle birlikte kötülüğe karşı savaşamadığı için kendisini her daim eksik hissediyor.

Netflix – Umbrella Academy

Birçok Netflix yapımı gibi, ilk iki bölümü akıcı ilerleyen ve merak uyandıran dizinin son bölümleri biraz fazla uzatılıyor. Öyle ki, dizinin ilerleyişini tahmin etmek ve finalde çıkabilecek bazı gizemleri tahmin etmek mümkün oluyor. Tahmin edilebilir bir şekilde ilerleyen dizinin en güçlü yanı oyunculukları ve karakterleri. Bu kadar fazla karaktere sahip bir dizi olmasına rağmen her karakterin sorunlarına nispeten eşit derecede yaklaşması, dizinin en güçlü yanı. Haliyle, bir yerden sonra, hikayeden çok, karakterlerin gelişimini ve değişimi izliyor oluyoruz. Güçlerini, kendi isteklerini ve hayatlarını her daim kısıtlamış olan bu süper kahramanların babalarına ve genel olarak hayata isyanları dizide yaşanan kimi klişelerin affedilmesine yol açıyor ve sürprizler yavan kalmasına rağmen hikayenin dramatik anlatımıyla etki bırakıyor.

Genel olarak dizinin çekim tekniklerine, görsel efektlerine ve oyunculuklara laf etmek zor. Dizinin en etkileyici yanı ise müzik seçimi. Seçilen müzikler etkileyici ama temaların sahnelere bu denli yapıştırılması bir müzik klibi kurgusuna benzemesine sebep veriyor. Çeşitli absürtlüklerle klip benzeri sahnelerin varlığı kabul ettirilmeye çalışılsa da her bölümde karşımıza çıkan bu sahneler, bir yerden sonra diziden kopmama neden oldu.

Dizinin ana kötüsünün planına başlaması ise adeta dizide de bahsi geçen “zamanda kelebek etkisinin” bir göstergesi gibi. Hayattaki küçük nazik hareketler gibi, bir tane kötü davranış dahi tüm dünyayı değiştirecek bir olumsuzluğa sebep olabiliyor.

Özetlemek gerekirse Umbrella Acedemy, bu yılın ne en iyi Netflix yapımı, ne de en iyi dizisi. Farklı bir havası olsa da çizgi roman uyarlaması içerisinde de kendisine özel bir yer edineceğini de söyleyemem. Fakat türün hayranıysanız ve hem eğlenceli hem de duygusal olabilecek bir yapım arıyorsanız, dizi beklentilerinizi karşılayacak.

CADDE NOTU: 6.5/10

Reklamlar

İnceleme: Daredevil 3. Sezon

Hasret sona erdi. Daredevil 3. sezonuyla 19 Ekim’de geri döndü. Önümde Netflix, üstümde Daredevil hırkası ve elimde kahvem ile yaklaşık 1,5 günlük maraton sonucunda diziyi bitirdim. Ve söylemeliyim ki Daredevil, en kaliteli çizgi roman dizisi olmaya devam ediyor. İnceleme yazısı spoiler içerir.

İlk sezon, çok iyi yazılmış ve oynanmış karakterler ve onların ortaya çıkardığı etkileyici bir hikaye anlatımı vardı. Üstüne özenle hazırlanan aksiyon, karakteri yansıtan sinematografi ile müzikler de eklenince çok geçmeden Daredevil gönüllerde taht kurmayı başardı. İkinci sezon ise merkezine Frank Castle’ın dramatik The Punisher olma hikayesini merkeze alırken, Matt Murdock’ı Elektra üzerinden ele almaya devam etti. Yan karakterler ise Matt Murdock’ın hayatında bulunan yüzeysel insanlar olmaktan çıkarak kendi kimliklerine bürünmeye ve bir adım öne çıkmaya başladı. Dizi aynı zamanda Kingpin’in dönüşünün sinyallerini verdi. Yeni sezon ise iki sezonluk hikaye anlatımının finali. Ve iyi yazılmış bir finali.

DqJZm_EXgAA0rcQ

Yeni sezonda değişen ne var diye soracak olursanız, kesinlikle hikaye anlatımı derim. Benjamin Poindexter’ın (Bullseye) köken anlatımında Wilson Fisk’in edindiği rol iki karakterin arasındaki bağı güçlendirmenin yanı sıra, ikisini de daha tehditkar bir konuma getiriyor. Çocukluğundan gelen psikolojik sıkıntılarını aşamayan Poindexter’ın yozlaşma süreci Wilson Bethel’ın etkileyici performansı ile birleştiği zaman ortaya güzel sahneler çıkıyor. Karakterin takıntılarının 30 saniyelik bir ev düzenleme sahnesi ve platonik bir pizza gecesi gibi detaylar ile sunulması anlatımı derinleştiriyor. Bu sahnelerde tercih edilen yöntem ise yönetmen dokunuşunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

tumblr_pgww2zJ6ya1qeeipjo4_1280

Yukarıda Kingpin adını kullandım çünkü sonunda lakabını alıyor Wilson Fisk. Bunu ise bir oyuncak gibi oynadığı FBI ajanları veriyor. Burada sezonun arada kalan ismi, Jay Ali’nin hayat verdiği Rahul ‘Ajan’ Nadeem devreye giriyor ve sezon genelinde klişe bir rol edinse de yaptığı fedakarlık ile hikayenin gidişatına yön veriyor. Ailesinin çektiği maddi sıkıntıları telafi etmeye çalışırken Fisk’in kurbanı haline gelişine şahit oluyoruz.

3 sezondur izlediğimiz Wilson Fisk, çizgi romanlara göre daha ciddi bir kişilik. Vincent D’Onofrio ise bu rol için biçilmiş bir kaftan olduğunu yine kanıtlıyor. Stanley Kubrick ile çalışan bir isim kötü oyuncu olabilir miydi zaten? Klasik takımını üstüne geçirdiği andan itibaren ilk sezondan bu yana çok iyi yazılan karakteri tekrara düşürmeden önümüze taze bir şekilde sunuyor D’Onofrio. Fisk’in sahnelerinde tercih edilen renkler, dekor, müzik ve çekim açıları karakterin psikolojisini çok iyi yansıtıyor. Başta Matt Murdock olmak üzere bütün karakterlerin hayatında gerçek bir tehdit olmayı başarıyor Fisk.

Fisk

Matt Murdock’ın yer aldığı sahneler hoş detaylar ile süslenmiş. Özellikle kilise sahnelerindeki dini ve çizgi roman göndermeleri bilenler için durumu çok daha etkileyici kılsa gerek. İnancını kaybeden Matt’in yalnızlığını, öfkesini ve ayağa kalkışını Charlie Cox’un en iyi performansına ulaştığı sezonda izlemek çok keyifli bir deneyimdi. Halihazırda çektiği sıkıntıların yanı sıra annesinin, biraz klişe bir şekilde kendisini yetiştiren Rahibe Maggie olduğunu öğrenen Matt’in aynı zamanda Fisk’in nefesini sürekli ensesinde hissedişi ‘seni yendim!’ feryadını çok daha dolu kıldı ve karakterin ruh haline seyirciyi de ortak etti. 3 sezon sonunda Fisk’i birlikte yendik.

Ana anlatımın yanı sıra, devamlılığına önem verdiğim konular üzerinde durulduğunu görmek beni mutlu etti. Örneğin kostümün nasıl bu kadar iyi taklit edildiği izleyiciye açıklandı. Öte yandan Daredevil’ın ilk iki sezonda bir kahramanın yapması gerektiği gibi insan hayatına önem vererek hareket edişi, bu sezon yaşadığı sarsıntılı ruh halinin yanında işlenen konulardan birisiydi ve bunun üzerinde durulduğunu görmek bir Daredevil okuyucusu olarak beni mutlu etti.

Daredevil

Çizgi romanlarda Bullseye, Daredevil’ın hayatında bulunan birçok kişiye zarar vermiş bir karakter. Karen Page de bunlardan biri. Kendisine ayrılan bölüm öncesinde Poindexter’ın peşine düştüğünü ve Karen’ın çizgi romanlarda hayatını kaybettiği kilisede saklandığını görüyoruz. Bölüm sonunda Karen’ın Matt’in ellerinde can vereceğinden çok emindim. Karen’ın geçmişinin anlatılarak derinleştirilmesi ne kadar doğruysa, yapılan ters köşe o kadar yanlış. Karen Page’ın ekran süresini doldurduğunu düşünüyorum.

Bilmiyorum, sizler de bu durumdan muzdarip misiniz ama Deborah Ann Woll’un sürekli ağlamaklı bir şekilde rol kesmesi benim içimi şişirdi. Karakter, duygusal olmasını gerektirmeyecek sahnelerde bile ağlamaklı bir şekilde geziyor. Ya senaryo böyle yazıldı ya da Deborah Ann kötü bir oyuncu. Ağlama artık annem.

Karen Page

Foggy Nelson da geri kalan diğer isimler gibi Wilson Fisk’in nefesini hayatında hissediyor. Ailesini korumak ile doğru olanı yapmak arasında kalan Foggy’nin bu sezon ulaştığı seviye karakterin gelişiminin ne kadar iyi yazıldığını gözler önüne seriyor. En yakın arkadaşının ölümünden etkilenişi izleyiciye verilse de Matt’in ortaya çıkış sahnesi kötü yazılmış. Bu sahnede Elden Henson’dan Foggy Nelson’ı göklere çıkararak, daha duygu dolu bir reaksiyon göstermesini beklerdim. Ofiste bulunan herkesi öldüren Poindexter’ın suratına yumruk atan Nelson’ı sadece bayıltmak ile yetinişi ise karakteri hayatta tutmak için akla gelen en ucuz yol.

Matt Murdock’ın tek planlık ve 10 dakika uzunluğunda olan hapishaneden kaçış sahneleri uzun zamandır izlediğim en sürükleyici aksiyonlardan birisiydi. Charlie Cox’un rolüne gösterdiği titizliğe hayran kaldım. Bu sahnelerde kullanılan renkleri de unutmamak gerek.

Dp8Kc0XWkAAPeot

Aynı şekilde Poindexter’ın eline aldığı maddeleri kullanış şekli çok akıllıca kurgulanmış. Bir yerden sonra Daredevil ile Bullseye’ın karşılaşmaları ‘eline ne geçiyorsa fırlat’ temasına geçse de aksiyon dozu yüksek ve izlemesi zevk veren sahnelerdi. Sezonun genelinde ise önceki sezona göre daha sakin bir tempo hakim. Hikaye gereği sahnelerin birçoğu kapalı mekanlarda geçiyor fakat bazı aksiyon sahnelerinin açık alana taşınmasını isterdim.

Aklıma takılan bir konu var; Elektra nerede? İlk bölümdeki replikten sonra Matt’in Elektra’yı merak ettiğine dair herhangi bir şey göremiyoruz. Sezon sonunda bile Elektra’nın hiç varolmamış gibi davranılması tuhaf.

Daredevil’ın 3. sezonu kimi karakteri tazeleyerek, kimi karakteri ise anlatıma dahil ederek vedaların en güzelini yapıyor. Belki bir gün, kaliteli işler görmek isteyen insanlar Daredevil’ı geri döndürür de sayfalarca inceleme fırsatı buluruz. Olası bir 4. sezon incelemesinde görüşmek üzere!

CADDE NOTU: 8.0/10

Nelson, Murdock & Page

İnceleme: Titans

Warner Bros’un Netflix, Amazon ve Hulu gibi platformlara rakip olarak duyurduğu ve tamamı DC Comics içeriğine ayrılmış olan DC Universe servisinin yayınladığı ilk dizi Titans, geçtiğimiz yayın hayatına başladı. DC Universe platformu henüz Amerika Birleşik Devletleri dışında resmi olarak faaliyetlerine başlamadığı için dizinin dünya distribütörlüğü Netflix’e satılmış durumda. 

İlk 2 bölümü kapsayan spoiler dolu yazıdan önce, bahsetmemin şart olduğunu düşündüğüm bir soruna değinmek istiyorum. 

Teen Titans’ın Yaratıcı İsimlerine Yer Verilmemiş

İlk okuduğunuzda size herhangi bir şey ifade etmemiş olabilir ancak bu cümle sektörün en büyük sorunlarından birinin devam ettiğini gözler önüne seriyor.

Batman’in eş yaratıcısı Bill Finger’ın DC Comics tarafından yıllarca görmezden gelindiği bilinen bir gerçek. Ancak yıllar süren telif davaları sonucunda Batman v Superman filmi ile hak ettiği yeri edindi usta isim. Bilinen diğer bir örnek ise Stan Lee’nin Captain America’nın yaratıcıları Simon/Kirby’nin yerine karakterin yaratıcı ismi olarak 1984 yılında çıkan Captain America filminden 2011 yılındaki The First Avenger’a kadar isminin ön planda olması. Film protesto edildikten sonra Simon/Kirby ikilisi hak ettikleri yeri ediniyor.

DpfWV8EW0AA8Ruc

Peki, kim Kane/Finger’ın (Finger ailesi Robin’in telifini de almışlardı) Haney ve Premiani’nin (Teen Titans’ın isim yaratıcıları) ile Wolfman/Perez’e (Starfire ve Raven) hak ettikleri değerin gösterilmemesine tepki koyacak? Küçük bir kesim dışında hiç kimse.

Yazılar, önemli bir saygı duruşu olsa da ekranda akan görüntülerden ibaret. Aslında en doğru saygı duruşu eserin kaynak materyaline ne kadar sadık kaldığı ve çok daha önemlisi onu olumlu anlamda ne kadar etkilediğidir. Titans dizisi için bundan da bahsetmek mümkün değil. En azından şimdilik.

Dizinin Derdi Çizgi Roman Değil

DC Comics’in büyük ve küçük ekrandaki son 10 yılı, markaya ait bazı yanlış anlaşılmalara yol açtı. Burun kıvrılan diziler ve Zack Snyder’ın başında olduğu DC Sinematik Evreni ile Warner/DC Comics markası hak ettiği bir başarısızlığa uğradı ve karanlık damgasıyla baş başa kaldı. Neredeyse her türden esere sahip olan bir markaya böyle bir damganın yapışması üzücü. Özellikle de merkezdeki karakterin, eline herhangi bir Superman çizgi romanı alan her okuyucuya umut aşılayan kızıl donlu dostumuz olduğu düşünülünce.

Di4OXg-WwAEPGMA.jpg

Teen Titans, bir grup gencin bir araya gelişini, yaşadıkları olayların ardından aile olma sürecini ve kendi kimliklerini keşfetme hikayesini olabilecek en umut dolu ve renkli tonda anlatan bir konsept. Yaşadıkları sorunlara rağmen her zaman yüzlerindeki gülümsemeyi kaybetmemeleri bu grubu özel kılan ana unsur. Dizide ise bunun tam tersini görüyoruz. Dizi kaynak materyali farklı yorumlamak istiyor ve bunda başarısız oluyor.

Durun bakalım… Dizinin yapımcılarından biri sinematik evrenin DC Comics’e ne kadar zıt kaçtığını üstüne basa basa söyleyen usta yazar Geoff Johns değil mi? Tam olarak değil. Geoff Johns, dizinin yapım sürecinde çok fazla yer almadı ve sadece bir bölümünü yazdı. Bu aşamada ismi dizide daha çok reklam amaçlı yer alıyor. Hiçbir DC Comics okurunu da son 20 senede inanılmaz işler çıkaran bu adamın böyle bir dizinin ana parçası olduğuna ikna edemezler. Daha önce olduğu gibi bütün suçu Geoff Johns’un üzerine atmak doğru olmaz.

Dizinin, Zack Snyder’ın etkilediği kitleye hitap ettiği açık. Ekranda olan biteni görmeyi zorlaştıran renk filtresi ve tercih edilen gereksiz vahşet bunlara örnek. Makinist filminin yönetmeni Brad Anderson ile görüntü yönetmeni Boris Mojsovski farkını ortaya koyamıyor. Tercih edilen müzikler ise depresif bir havaya sahip. Dizi sanat yönetiminde sınıfta kalıyor.

Aksiyon sahneleri özensiz kurgulanmış. Önlerinde duran Robin’e rağmen ‘gel bizi döv’ dermişcesine dikilen figüranların alaycı sözleri çok ucuz kaçıyor. Tek çöp kovası ile iki kişinin bayılması ise çok mantıklı (!) bir kurgu. Hawk, Dove ve Robin’in aksiyonunda sürekli değişen kamera açıları gözünüzü yorabilir.

Dick Grayson 

Titans  Ep 101

Brenton Thwaites görünüş olarak karizmatik bir Richard Grayson ve iyi de rol kesiyor fakat ekranda alt metni 2 cümleden ibaret olan bir karakter görüyoruz. Ailesini kaybettiği sahnenin Rachel üzerinden gösterilişi dramatik olarak bir etki bırakmıyor üzerimizde.

Dick Grayson, özel bir karakter. Benim gelişimini en uzun süre takip ettiğim çizgi roman karakteri bile diyebilirim. Haliyle gördüğümüz Robin’in yazılışındaki hata gözüme çarpıyor. Dick, Bruce Wayne’in yöntemlerini yanlış bulduğu için ayrılıyor ve Detroit’e geliyor. En azından karaktere yazılan 3-5 replikten anladığımız bu. Devamında Robin’in seçtiği yöntemin Batman’den daha iyi olmadığını görüyoruz. Robin bir katil ve bunun tek açıklaması Robin’in çok fazla Batman’e benzemeye başlaması. Nasıl yani, Batman düşmanlarının boynunu kırmak yerine koparıyor mu? Tembel yazarlık.

Havada uçuşan kanları izlemek ve kırılan kemiklerin seslerini duymak Dick Grayson’ı tanıyan her okuyucu için eminim rahatsız edici olmuştur. Yazılan ‘F*ck Batman’ repliği ise herhangi bir alt metni olmayan ve ustasına her zaman saygı duyan Dick Grayson’a yakışmayan bir replik. Okuyucuya bunları satamazsın. Zaten amaç da o değil.

Koriand’r

Anna Diop’un ten rengini eleştirmek istiyorsanız bu yazıyı okumanızın size bir şey katacağına inanmıyorum. Starfire, turuncu tenli bir uzaylı ve kendisini oynaması için turuncu tenli bir oyuncu bulamayacaklarını düşünecek olursanız oyuncunun ten renginin herhangi bir anlamı olmayacağını fark edeceksiniz. Anna Diop’un iyi bir kostüm ve doğru yazılmış bir karakter ile ortaya iyi bir iş çıkarabileceğini düşünüyorum.

Dp3hTi3WsAElmN4

Anna Diop’un Starfire portresine yöneltilen yorumlarda belli oranda ırkçılık seziyorum. ‘Belli oranda’ dememin nedeni de genelleme yapmak istemiyor olmam çünkü karakterizasyonu bu kadar kötü uyarlanmış bir karakterin sadece dış görünüşünün konuşulmasını doğru bulmuyorum. Anna Diop, seçmelere katılan ve seçilen bir oyuncu sadece. Evet, eleştirmek istediğimiz noktalar olabilir fakat bunun muhatabı Anna Diop’un oyunculuğu olmalı. Kori, hafızasının yanı sıra vicdanını da kaybetmiş gibi görünüyor. Güçlerindeki değişiklik sonrası prensesimiz milleti küle çevirebiliyor artık. İşin çirkin kısmı Kori bu durumdan haz alıyor. Diğer karakterler gibi Starfire da genel izleyiciye tanıtılmıyor.

Raven 

raven-in-titans-tv-series-5k

Rachel üzerinden giden hikaye örgüsünü başarılı bulduğumu söyleyebilirim. En azından dizide sıfırdan verilen tek karakter kendisi. Marv Wolfman’in Raven’a yazdığı köken öyküsünün yeni bir uyarlamasını izliyoruz. Wolfman’ın Titans’ında Raven’ın annesi ve Trigon devreye girdiğinde hikaye çok farklı yerlere gelmişti. Dizi bu yola girer mi birlikte göreceğiz. Dizi çıkış noktası olarak Rachel’ı kullansa da başarılı bir anlatıma sahip değil. Dizinin karakterleri tanıtmak gibi bir derdi yok.

Dizinin genelinde hakim olan belirsizlik ana kötü konusunda da kendini gösteriyor. Nuclear Family (Çekirdek Aile) adındaki psikopat bir ailenin gelen telefon sonrası Rachel’ın peşine düştüğünü görüyoruz. Bunun neden ve kimin isteği doğrultusunda gerçekleştiği ise açıklanmıyor. Haliyle, izlediğimiz kuru bir kovalamacadan öteye geçemiyor.

İlk bölümleriyle Titans dizisi amacı hikaye anlatmak olmayan, akıcılıktan ve özgünlükten çok uzak ve doğruların yanlışların altında çırpındığı bir dizi. Daha iyi olması ve bizi mutlu etmesi dileğiyle.

CADDE NOTU: 5/10

İnceleme: Iron Fist 2. Sezon

Netflix, 7 Eylül’de Iron Fist’in 2. sezonunu yayınladı ve yaklaşık 2 günlük bir maratonun sonucunda diziyi tükettim. Ne yazık ki hayal kırıklığına uğradığımı belirtmem gerek. İnceleme yazısı spoiler içerir.

Immortal Iron Fist. Daredevil ile birlikte Netflix’in Marvel dizilerinde gördüğümüz karakterlere göre daha derin köklere sahip olan bir isim. Geride bıraktığımız 2 sezonda ise belirli sahneler dışında ekranda gördüğümüzü Iron Fist ile bağdaştırmak zor. İlk sezon, yumrukların konuşması gereken bir ortamda yan karakterlerin sıkıcı replikler ile fazla yer kapladığı, iyi yazılmamış ve sakız gibi uzayan kötü bir örnekti. Bu sezon ise sadece vasat.

İlk sezonda ağır eleştirilere maruz kalan sadece dizinin kendisi değildi. Finn Jones, rol kesme konusunda başarılı bir iş çıkaramamıştı. Ardından The Defenders ile birlikte biraz daha rolüne bürünen bir aktör izlemiştik. Bu sezon ise çok iyi bir performans göremesek de karşımızda rolüne özen gösteren bir aktör var.

DnaJkowVYAA6iQo

Hayatına devam etmeye çalışan bir Danny görüyoruz. Milyarder olmasına rağmen kendisini terbiye etmek amacıyla bir mobilyacıda çalışıyor Rand. Aynı zamanda sokakları koruma işini görev edinmeye devam ediyor. Aynı şekilde hayatına çekidüzen veren bir Colleen var. İkili mutlu. Ta ki geçmiş peşlerine düşene kadar.

Ana kötünün (Davos) motivasyonu ne kadar yeterliyse, Joy Meachum’ın bir o kadar yetersiz. Sağlıksız bir alt metin olduğu için özellikle Ward ile girilen her tartışmada Joy’un Danny’ye düşman kesilme sebebinin yetersizliği ortaya çıkıyor. İlk sezonda Ward’a göre daha olgun bir kişilik olarak karşımıza çıkan Joy, zayıf bir senaryo ile hikayeye iyi hizmet edemiyor. Karakterin tek işlevi Davos’un ışığını gölgelemek. Davos’u canlandıran aktör Sacha Dahwan ise dövüş sahnelerinde dublör kullanmamış. Kendisi keşke aynı özeni rol yapma ve mimik sergileme konusunda da gösterebilseydi.

Aksiyon ilk sezona göre daha fazla fakat Danny ile Davos’un K’un-Lun’daki karşılaşması dışında gelişen aksiyonlar sıkıcı bir havaya sahip. Özellikle Iron Fist’in öne çıkması gereken anları yan karakterler gereksiz bir şekilde çalıyor. Final dövüşü ise hayal kırıklığı.

DmW8m16V4AAoF-D

Alice Eve’nin hayat verdiği Typhoid Mary, dizinin en özenle yazılan karakteri. Yaşadığı psikolojik sıkıntılar ana hikayeyi çok faydalı bir şekilde besliyor. Iron Fist, sinematografik anlamda diğer Netflix yapımı Marvel dizilerine göre daha sade bir iş fakat Mary’nin sahnelerinde tercih edilen renkler ve objeler karakteri çok daha etkileyici bir figür haline getiriyor. Karakter ile tek bir sıkıntım var, ana konuyu gölgeleyecek uzunluktaki sahnelerinin diziyi baltaladığını söylemem gerek. Eğer gelecekte kendisini bolca göremeyeceksek Mary’e ayrılan ekran süresi biraz uzun.

Danny’ye düşman kesilmek için elinde Joy’a göre çok daha yeterli sebepleri olan Ward ise bu sezonun öne çıkan karakterlerinden. Psikolojik ve aşk hayatındaki sorunları ile başa çıkmaya çalışırken aynı zamanda ailesini de önemseyen, geride bırakılan her bölümde kökleri sağlamlaşan bir karakter izledik. Tom Pelphrey rolünün üzerine düşmüş.

tumblr_per6uhMg3j1wrp2olo4_1280

Dizinin son 2 bölümü ‘nasıl senaryo yazılmamalı?’ sorusunun güzel bir örneği. Halihazırda yumruğuna doyamadığımız bir karakterin elinden en çekici özelliğini izleyici üzerinde etki bırakmayan bir şekilde aldıktan sonra, kapanış kısmında da bundan mahrum bırakmak hikayeyi kötü etkilediği kadar yan karakterlere de gereksiz bir yük bindiriyor.

Iron Fist’in 2. sezonunu daha iyi olmak amacıyla adımlar atan, bunu yer yer başarsa da kritik hataların altında ezilen bir çırpınış olarak görüyorum. Eğer boş zamanınız varsa ve Netflix yapımı Marvel dizilerini seviyorsanız beklentisiz bir şekilde izleyin. Kış geliyor, yanınıza sıcak içecekler almayı da unutmayın. 

CADDE NOTU: 6,5/10

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İnceleme: The Punisher

Dizi Luke Cage ve Iron Fist’de yaşadığım hayal kırıklığından sonra ilaç gibi geldi. Artık her Marvel dizisinde olduğu gibi olayların belli bir noktadan sonra nasıl gelişeceğini, hangi karakterin yoldan çıkacağını kolayca tahmin edebiliyoruz. Ama bu keyif almak için bir engel değil. En azından çok değil.

Daredevil’da tadı damağımızda kalan drama üstüne koyularak devam ettirilmiş. Frank ile birlikte olayları resmen yaşıyoruz. Rüya sahneleri iç burkacak cinsten. David Lieberman’ın üzerinden hikayenin devam ettirilmesi biraz klişe kaçsa da karakter ve hikayesi hafızalarda iz bıraktı.

tumblr_ozpzd5pRp61rejt1io1_540.gif

Aksiyon anlamında Daredevil’da olduğu gibi her seferinde Punisher’ı bir ordu gibi gösteren sahnelerin burada az olması güzel. Her bölümde 20 kişiyi tarasa bir esprisi kalmazdı. Silah ve dövüş koreografilerinin başarılı olmasının yanı sıra Frank Castle’in kayışı kopardıktan sonra vahşileşmesi ve mimikleri çok etkileyici. Jon Bernthal döktürmüş.

Diziyi son dönemde yayınlanan Marvel yapımlarından ayıran en önemli özelliği ise giderek artan temposu. Dizide Billy Russo’nun yanı sıra Lewis Walcott gibi alternatif bir karakter sokularak tempo sürekli canlı tutulmuş. Lewis ile birlikte savaştan dönen herkesin aynı fikirler içinde olmayacağını ve çevresine ne gibi zararlar verebileceğini de görüyoruz.

Geriye dönüş sahneleri ile Frank’in başına gelenlerin nedeni, Billy Russo, komutan ve arkadaşları ile olan ilişkileri bol aksiyonlu şekilde iyi verilmiş. Ve tabii eve dönme tutkusu.

The Punisher aksiyonu, draması, Frank Castle’ı ve bol kanlı olması ile diğer Marvel dizilerinin yanına sağlam bir şekilde yerleşti. Benim listemde Daredevil’dan sonra en iyi Marvel dizisi oldu bile.

CADDE NOTU: 7/10

İnceleme: The Defenders!

Merhaba. Yaklaşık 2 gün önce diziyi bitirdim ama dizi hakkındaki düşüncelerim tam oturmadı. Bende emin olana kadar yazmak istemedim ve şimdi 02.44’de tam karara vardım. İlk izlenim yazısını okuduysanız ‘bu dizi olmuş gibi görünüyor’ ifadesini kullanmıştım ancak diziyi tamamladıktan sonra hayal kırıklığım gün yüzüne çıktı. Spoiler dolu bir yazı olacak. Başlayalım.

DHdNQnkXcAARv5c.jpg

İlk izlenim yazısında karakterlerin diyalogları ve hikaye geçişlerinin geri kalan bölümler için umut verdiğini söylemiştim ancak 4. bölümden sonra umut yerini yavaş yavaş hayal kırıklığına bırakmaya başladı.

En büyük hayal kırıklığım Elektra tarafından geldi. Elektra’nın geri dönüşü sevindirici olsa da dizide kapladığı rol neredeyse Hand’den fazla. Özellikle Matt ile Elektra arasında yaşananlar tadında bırakılmalıydı. Ya Elektra hiç ölmeyecekti ya da hep ölü kalacaktı.

Diğer bir hayal kırıklığı ise Daredevil’ın ikinci sezonunda gördüğümüz ordunun yarısını bile göremedik dizide. Üstelik bütün hand üyelerinin bir arada olduğunu düşünürsek. Sürekli 20-30 kişilik bir dövüş yaşandı. Aksiyon anlamında tatmin etmedi.

ep-13-Elektra-tomb.jpg

Dizinin sevdiğim tarafları yok muydu? elbette vardı. Uzun bir aradan sonra Matt Murdock’ı görmek çok güzeldi. Aşırı özlemişim. Sadece Matt değil Jessica Jones’u ve tavrılarını da çok özlemişim. Smart-Ass Detective.

En çok eleştirilen konulardan birine gelmek istiyorum; Iron Fist. Dizi ilk başladığı zaman Finn Jones’u çok eleştirmiştik rolü taşıyamıyor, aksiyon sahnelerini iyi yediremiyor diye. Donuk bakışları ve her ne kadar sempatik olsa da gereksiz dramatik havası da cabasıydı. Ancak The Defenders da rolünün üstüne koyan bir Iron Fist ve Danny Rand gördüm ben. Yeterli mi? Charlie Cox ve Krysten Ritter’ın oyunculukları ile karşılaştırınca yeterli değil ancak gelecek için birazcık umutlandım.

Benim için Mike Colter, Finn Jones’dan daha büyük hayal kırıklığı oldu. Luke Cage olarak izlediğimden beri Mike Colter’e alışamadım. Sürekli aşamadığı bir çizgisi varmış gibi geliyor bana. Tam şimdi rolü alıp götürecek dediğim anda ekranda kasılan bir aktör görüyorum. Aktörü severim, çok sempatik adam ancak Luke Cage olarak yeterli değil.

Gelelim Daredevil ve Iron Fist’e kök söktüren, insanların adını duyduğu anda intihar etmesine yol açan büyük Hand grubuna. Alexandra Reid karakterini Sigourney Weaver gibi usta bir oyuncuya emanet etmek çok iyi hamleydi. Rolünü iyi taşıdı, ne istediğini bilen güçlü kalmaya çalışan bir kadın gördüm ekranda. Ölüm şekli ise beni aşırı sinirlendirdi. Klişenin dibine vurularak Elektra tarafından öldürüldü. Resmen 4 IMDB puanlı Amerikan mafya filmleri gibi öldü koskoca Hand’in başı. Bu sahneyi kim yazdıysa aceleyle yazmış belli. Normalde bu tarz önemli karakterlerin ani ölümler izleyeni şok eder ve heyecan duymasını sağlar. Bunu yapabilirsin ancak bu kadar ucuz değil.

Sigourney-Weaver-as-Alexandra-in-The-Defenders.jpg

Ekibin geç toplandığı söyleniyor. O açıdan herhangi bir eleştiri getirmem doğru olmaz diye düşünüyorum. Her şeyin bu kadar sığdırılmaya çalışıldığı bir dizide belki de en doğru hamle ekibin yavaş bir şekilde araya gelmesiydi. Matt’in Jessica’nın avukatı olarak içeriye dalması, Danny Rand’in Luke Cage ile karşı karşıya gelmesi izlemesi keyifli sahnelerdi.

Dizide her karakterin solo sahnesinde arkaya verilen renkler çok hoştu. Renklerin canlılığı konusunda tatmin edici bir dizi oldu The Defenders. Luke Cage’in sahnesinde sarı, Matt Murdock da ise kırmızı tonlarını görmek çok güzeldi.

DHqdoS7XcAAsdCX.jpg

Son sahnesinde klişeyi iliklerime kadar hissettiğim The Defenders bir çok hatalı yanı olsa da kesinlikle kötü bir dizi değil. Marvel dizilerinde her dizi Daredevil ile karşılaştırılır. Şunu söyleyebilirim; her ne kadar bu 4 karakteri bir arada görmek keyif verici olsa da Defenders, Daredevil dizisinin yanına yaklaşamaz.

CADDE NOTU: 6/10

 

Sıradan Dünyanın Fantastik Cadde'si!