Kategori arşivi: Film

İnceleme: Captain Marvel

Kelly Sue DeConnick’in vizyonu ile modern Marvel Comics içerisinde önemli bir yer elde eden Carol Danvers, beyaz perdede 8 Mart’ta karşımıza çıktı. Filmin başrollerini Brie Larson, Samuel L. Jackson ve Jude Law paylaşıyor. Yönetmenlik koltuğunda ise Anna Boden & Ryan Fleck ikilisi oturuyor.

İnceleme

STAN LEE & STEVE DITKO

Stan Lee’nin hatırlanması, onurlandırılması çok güzel bir davranış olsa da Stan Lee ile aynı sene hayatını kaybeden Steve Ditko’yu yine görmezden gelmek büyük bir terbiyesizlik. Jack Kirby olaylarına hiç girmiyorum ama bu eserler, özellikle de Spider-Man üzerinde Steve Ditko’nun emeği sanılandan çok daha fazla. Walt Disney ile Marvel Stüdyoları yine popüler olanın değerini bilse de iki isim de kalbimizde.

BRIE LARSON & CAROL DANVERS

Oscar ödüllü oyuncu Brie Larson, kostümün içerisinde nasıl poz keseceğini çok iyi biliyor. Carol Danvers’ın en zor durumlar içerisinde bile asla kaybetmediği konuşma arzusunu izleyiciye yansıtmayı başarıyor. Karaktere yazılan diyaloglar ise mesaj verici bir iki sahne dışında ‘Heroes Journey’ klişesinin çok ötesine geçemiyor.

Carol Danvers’ın geçmişine ait anılar, hikayenin kilit noktalarına etkili bir şekilde hizmet ediyor. Bu sahnelerin lineer bir şekilde yerleştirilmemesi, kurgu masasının bir film üzerinde oluşturabileceği pozitif etkiyi gösteriyor. Filmin Danvers ailesi yokmuş gibi davranması ise anlatımın bütünlüğüne zarar veriyor.

Carol Danvers’ın karakter motivasyonunda birtakım sorunlar var. Film boyunca anılarının peşinden koşup, gerçeği öğrenen ve bir kahraman haline gelen Captain Marvel’ın Supreme Intelligence’ın lafına kalmadan kafasında bulunan çipi söküp atarak, kendi başına zincirlerinden kurtulmasını isterdim. Ek olarak, Carol Danvers’ın 11 yaşında bir çocuğu olan Maria Rambeau karakterini kendisiyle birlikte tehlikenin içerisine sürüklememesi kahramanlık felsefesi ile daha uyuşan bir düşünce olurdu.

Brie Larson – Carol Danvers

SKRULL & KREE

Sinematik evrenin Thanos’a kadar ‘ana kötü’ problemi yaşadığı bilinen bir gerçek. Ultron, Mandarin, Malekith ve daha birçok yüzeysel ‘kötü’ karakter, tembel senaryoların kurbanı oldu. Keza diğer Walt Disney filmleri de -örneğin Star Wars- bu konuda sıkça eleştiriliyor. Yazarların aynı hataya düşmeyip, yaşadığımız evren içerisinde sadece siyah ve beyazın olmadığını, gri tarafların da var olduğunu hatırlaması güzel. Filmin yaptığı bu iyi ters köşe, Skrull’ları gözümüzde farklı bir konuma çekerek karakterleri yüzeysellikten kurtarıyor. Bu sahneleri Ben Mendelsohn canlandırdığı Talos karakteri sırtlamayı başarıyor.

Dikkatimi çeken başka bir konu, filmin bize Kree’lere dair pek bir ipucu vermediği. Verilen detaylar, gösterilen bir şehir ve ekibin amacından çok öteye geçemiyor. Çizgi romandan gelen bilgiler ile filmin alt metnini dolduran kitle için bu durum herhangi bir sorun teşkil etmese de genel izleyici kitlesi için Kree ırkı tekdüze bir oluşumun ötesine geçemiyor.

Ben Mendelsohn – Talos

AKSİYON & TEMPO SORUNU

Genel olarak, filmin dramatik ve eğlence anlatımlarını iyi karıştırdığını kabul etsem de ani geçişler anlatımın dengesini bozuyor. Örneğin, Carol’ın bugüne kadar yüzlerce Skrull’ı öldürdüğü için ağlamaklı bir şekilde özür dilediği sahnenin hemen sonrasında, pop müzik eşliğinde şakalar yaparak bugüne kadar birlikte savaştığı ekibini tokatlaması, filmin yaratmak istediği insani duyguların etkisini biraz zedeliyor.

Filmin ilk yarısında, güçlerini bulunduğu mekan içerisindeki maddeler ile etkileşime geçerek yaratıcı bir şekilde kullanan karakterler, kendilerini son yarım saat özelinde ise tamamen görsel efektlerin çok baskın olduğu bulanık bir aksiyon curcunasında buluyor. Fakat bu büyük bir sorun değil çünkü süper güçlerin bir noktada yansıtılması gerek. Sadece bu filmin belirli bir noktası yerine genele yayılabilir.

JUDE LAW & MAR-VELL

Filmin çizgi roman okuyucuları için güzel bir ters köşesi vardı. Jude Law’ın Mar-Vell çıkmaması, Carol Danvers’ın anılarında etkin bir rol oynayan Wendy Lawson karakterini hikayenin merkezine çekerek Carol Danvers’ın gelişimine katkı sağlıyor.

Filmin bu ters köşesinde Jude Law’ın hayat verdiği Yon-Rogg karakteri büyük bir rol oynuyor. Usta oyuncunun performansı ile ayakta kalan karakterin, akıl hocasından çaresiz bir adama dönüş süreci filmin karakter bazında başardığı en iyi işleyişlerden.

Jude Law – Yon-Rogg

PINAR TOPRAK

Fortnite ve Krypton’un ardından besteci Pınar Toprak’ı Marvel Sinematik Evreni’nin ilk kadın kahraman filmi olan Captain Marvel’da görmek çok sevindirici. Başarılarının devamını diliyoruz!

NICK FURY

Filmin komedi tarafını Nick Fury sırtlıyor, karakterin Coulson ile birlikte acemilik yıllarının filmin işlediği konulardan bir tanesi olması güzel. Böylece ikilinin geçmişine ait soru işaretleri biraz olsun yanıt buluyor.

Nick Fury’nin kayıp göz hikayesinin kedi görünümlü bir flerken’e bağlanması ise sadece karakterin içini boşaltmıyor, aynı zamanda sinematik evrenin bütünlüğüne de zarar veriyor.

Samuel Leroy Jackson – Nick Fury

Kısacası Captain Marvel, Carol Danvers’ın köken hikayesini yan karakterlerin farklı bakış açılarını kullanarak anlatan, küçük detayların bütünü olumsuz etkilediği noktalara rağmen kendi içerisinde tutarlı ve özenle kurgulanan akıcı bir yapım. Daha fazla ilham verici karakteri beyaz perdede görmek dileğiyle.

CADDE NOTU: 7.0/10

Reklamlar

İnceleme: Aquaman

DC Comics karakterleri, 40’lardan bu yana ekranda karşımıza çıkıyor. Bu karakterleri ortak bir sinematik evren çatısı altında ise ilk kez 2013 yılında Man of Steel ile izlemeye başladık. DC Sinematik Evreni adını verdiğimiz bu dünyanın 6. filmi Aquaman, geçtiğimiz ay seyircisiyle buluştu ve sinematik evrenin en fazla kazanan yapımı oldu. İnceleme yazısı spoiler içerir.

Wonder Woman ile yönetmen Patty Jenkins, 1978 tarihli ve en iyi çizgi roman uyarlamalarından bir tanesi olan Superman: The Movie’ye saygı duruşunda bulunan ilham verici bir filme imza atmıştı. Ancak, bu evren altında izlediğimiz diğer dört film, Wonder Woman’ın evrende kurduğu başarılı temele yaklaşamamış, tam tersine DC Comics geleneğini reddeden -Justice League bu durumu kırmak için çaba göstermişti- kalitesiz ve başarısız sinema eserleri olarak karşımıza çıktı.

Saygı duyulan bir korku janrası yönetmeni olan James Wan filmin başında, oyuncu kadrosunda ise temkinli yaklaştığım Jason Mamoa’ya saygı duyduğum Nicole Kidman, William Dafoe ve Patrick Wilson gibi oyuncular eşlik ediyor. Senaryonun başında ise DC Comics’in en saygın yazarlarından Geoff Johns bulunuyor.

Filmin uyarlandığı Throne of Atlantis hikayesi, Geoff Johns’un New 52 döneminde kaleme aldığı bir eser. Filmde ise hikayede olduğu gibi Kral olmaktan uzak olan Arthur Curry, kardeşi Orm ile kara ve deniz arasında çıkacak savaşı önlemek için karşı karşıya geliyor. Arthur, alıştığımızdan daha farklı bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Jason Momoa’nın kişiliğinden örnekler gördüğümüz karakter, filmin başında korsanlara karşı sularını kendi kanunlarıyla koruyan, yarı barbar yerel bir kahraman. Filmi ise aldığı dersler sonucu olgun bir kral ve kahraman olarak tamamlıyor.

James Wan ile Geoff Johns, Golden Age (Altın Çağ) döneminden bu yana çok ciddiye alınmayan ve Justice League içerisinde Cyborg ile birlikte en az popülaritesi olan Aquaman’e bir film çektiklerinin ve karakterin köken hikayesinin, birçok defa beyaz perdeye uyarlanmış bir Hamlet teması olduğunun farkında. Ama bu farkındalık, senaryo kusurlarını örtemiyor çünkü kurmak istedikleri klişe anlatım, tiyatral oyunculuklara bel bağlıyor. Oyuncu kadrosu ise bunu yavan bir anlatımdan öteye taşıyamıyor. Anlatım içerisindeki ucuz kısımları örtmeye çalıştıkları bazı görsel ve hikayesel temalar ise, filmi benzer örneklerinden ayıran en önemli unsur.

Patrick Wilson’ın hayat verdiği Orm, filmin en iyi yazılmış ve oynanmış karakteri. Son zamanlarda Thanos ile birlikte motivasyonu en ayağı yere basan isim. Yeryüzüne savaş açmak amacıyla 7 Krallığı bir araya getirme isteği, karaya savaş açma ve Arthur’dan nefret etme nedeni gibi detaylar epik görsel unsurlar ile birleştiği zaman karşımıza tutarlı ve güçlü bir ana kötü çıkarıyor. Orm’un Fisherman Krallığı’nı 5 kişi ile ele geçirmesi dışında.

Black Manta, özel ama bu filmde yer almasa da olur dediğim bir karakter. Arthur Curry’nin olgunlaşma sürecine katkı sağlasa da filmin tempo sorunu yaşadığı sahnelerin baş ismi. Babasını kaybettikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi komedi dizilerinde görmeye alışık olduğumuz pop müzik sekansı eşliğinde kostümünü tasarladıktan kısa bir süre sonra, intikam duygusu ile yanıp tutuşarak Arthur’un peşinden koşturuşu karakterin tutarlılığına zarar veriyor.

Görüntü yönetmeni Don Burgess, görsel efektleri üstlenen Charles Gibson ve Kelvin Mcllwain ile birlikte izleyicisine sinemada az izlediğimiz epik bir seyir zevki sağlıyor.

Yönetmen James Wan, derin okyanusları kült eser Denizler Altında 20.000 Fersah’tan sonra bir kez daha derinlemesine işlerken, çizgi roman sinemasında kendisinin öncülüğünü edeceği bir ‘Water/Ocean Opera’ alt türünü duyuruyor. Filmin bizi Atlantis’te yolculuğa çıkardığı sahnelerde Lord of the Rings epikliğini tadabiliyorsunuz. Filmin 2001: A Space Odyssey gibi bize uzun uzun teknolojinin geldiği noktayı gösterdiği sahneleri de mevcut. Film, gemi savaşları ile Star Wars, çöl sahneleri ile Indiana Jones havasını farklı şekillerde yaşatmayı başarıyor. Bütün bu unsurlar filmi, görselliği ile sinemada fark yaratan bir uyarlama olarak bize sunuyor. Karakterler ise bu temaya çok uygun.

Aksiyon sahneleri özenle kurgulanmış. Denizin irili ufakları canlıları bu epik sahneleri çok zengin kılıyor. Keza çok fazla özel efekt gerektirmeyen sahnelerde tercih edilen uzun soluklu ve hareketli anlatım da izlemesi zevk veren sahneleri doğuruyor. Final savaşı ise filmin geri kalanı gibi epik.

Aquaman özünü reddetmeyerek, birçok kült ve modern detay ile kendi dünyasına sahip çıkmaya çalışıyor. Kısacası Aquaman, Wonder Woman ile birlikte DC Sinematik Evreni’nin en özenli yapımı. Görsel olarak etkileyici, can sıkan noktaları olmasına rağmen kendi içerisinde tutarlı ve akıcı bir anlatımı var. Oyunculuk ve müzik kullanımında ise başarısız.

CADDE NOTU: 6.5/10

İnceleme: Spider-Man – Into The Spider-Verse

Bu film, Warner Bros ile Walt Disney’in artık görsel, kurgusal ve hikayesel olarak tekdüze olmaya başlayan animasyon yapımlardan bir tanesi olabilirdi. Ama yıllardır bu film üzerinde çalışan vizyoner insanlar, animasyon sektöründe bir farkındalık yaratmak istediler. Ve bunu başaran başyapıtın adı ise Spider-Man: Into the Spider-Verse oldu. İnceleme yazısı spoiler içerir.

İlk olarak değinmek istediğim konu, Spider-Verse’ün sanat yönetimi. Elinizde iyi yazılmış bir hikayenin oluşu, ortaya çıkan eseri tek başına kaliteli yapmaz. Görsel ve işitsel olarak onu en iyi şekilde kurgulamanız da gerekir. Sony’nin alışılagelmiş animasyon kalıplarının dışına çıkarak, filmi bir çizgi roman gibi en ufak detayına kadar tasarlayışı takdir edilesi. Her sahnenin bir duvar kağıdı olabilecek kadar renk tonlarının uyum içinde kullanılışı, Miles’in düşüncelerinin kutucuk halinde görünüşü, karakterlerin detaylı çizimi ve daha saymakla bitmeyecek birçok etkileyici görsellik. Ortada özenle kurgulanmış, karakterin ve dünyanın atmosferini uyum içerisinde yansıtan bir sinematografi var. Spider-Verse’ün açtığı bu yol, birçok film şirketine örnek olmalı.

Film klasik bir köken hikayesini konu alıyor, Miles ve ailesi sıcak bir açılış ile karşılıyor bizi. Devamında New York’un kahramanı Spider-Man’i görüyoruz. Bütün Peter Parker külliyatı çizgi roman panelleri şeklinde eğlenceli bir anlatım ile açıklandıktan sonra, Miles’ın gözünden Spider-Man’in nasıl bir kahraman olduğuna şahit oluyoruz. Film ilk riskini de burada alıyor. Tam Spider-Man ile Miles’in birlikte çalışacağı beklentisine girerken Peter Parker’ın ana kötü Wilson Fisk tarafından öldürülüşü, anlatımın tonunu tamamen değiştiriyor. Üstüne yakın zamanda kaybettiğimiz Stan Lee’nin ekranda belirişi, tüyleri diken diken ediyor. Bu anlatım, hem Miles’in gelişimini etkiliyor hem de izleyiciyi dramatik bir moda sokarak hikayeye bağlanmasını sağlıyor. New York’un kahramanı Spider-Man’in ölümü Miles’ın motivasyonunu şekillendiriyor. Ardından Gwen Stacy ile artan eğlenceli tempo, izleyiciyi Miles Morales’e biraz daha yakınlaştırıyor.

Hikaye, bu gelişmelerden sonra yeniden başlıyor aslında. Miles’ın kafa dağıtmak için dayısıyla zaman geçirdiği sahneler Spider-Man oluşunun temelini bizlere gösterirken, Mahershala Ali’nin seslendirdiği Aaron karakteri de işleniyor. Hikaye yine bu sahneler ile anlatımın temposunu yükselttiği sırada, hikayenin çok iyi altından kalktığı 4 karakter filmin başında yaşanan patlama sonucunda olaylara dahil oluyor. Kendine has özellikler barındıran bu karakterler, izleyiciye kısa ve öz bir şekilde tanıtılıyor. Bu isimler sadece filmi şenlendirmekle kalmayıp, Miles Morales’in Spider-Man olma yolunda akıl hocaları haline geliyorlar. Aksiyon sahneleri ise bütün bunların üstüne bal kaymak. Film her sahnede güçlü bir anlatıma sahip. Mizah ise kaliteli. Walt Disney yazarlarının yıllardır üzerimize attığı kopyala yapıştır şakalardan uzak, karakterlerin kişiliklerini yansıtan türden.

Hikayenin sırıtan yanları da var. Örneğin, çizgi romanlardan The Prowler’ın amca Aaron olduğunu biliyoruz ve çok fazla hayırsız amca gibi servis edildi, haliyle olacakları önceden görmek çok zor değil. Öte yandan Miles’ın babası Jefferson Davis’in her delikten çıkıyor oluşu, hikaye içerisinde tutarlık dediğimiz unsuru biraz tırmalıyor fakat üçlünün çok iyi yazılmış bir dramatik temeli var, bu da durumu kabul edilebilir kılıyor.

Yeni Peter Parker’a gelecek olursak, kahramanlık işlerini bir kenara bırakmış, depresif ve göbekli bir Peter Parker görmek güzeldi. Miles’ın yanı sıra onun dramasına da şahit oluyoruz. Mary Jane ile boşanmış, beş parasız Peter, içerisindeki duygusal boşluğu Miles ile doldurmaya çalışıyor: ”Çocuk mu istiyorum ne?!’ Peter’ın Miles’a kahramanlığı öğrettiği sahneler çok özenle kurgulanmış. Gerektiğinde aksiyon anında bile tavsiye veren bir usta, gerektiğinde de ‘otur oturduğun yerde’ diyebilecek kadar düşünceli.

Son dönemde Stanley Kubrick’in öğrencisi Vincent D’Onofrio ile şahlanan Kingpin’in ana kötü olarak seçilişi, anlaşılabilir bir tercih olsa da bu kadar fantastik bir ortamda karakter biraz sırıtıyor. Motivasyonu ise klasik olarak ailesi, basit ve etkili. Yan kötü konusunda yerinde bir karar alınmış, Dr. Octopus’tan biraz baymıştım.

Son olarak Into the Spider-Verse görsel, işitsel ve hikayesel olarak bir animasyon başyapıtı. Kaliteli insanların ortaya çıkardığı bu eseri, sinemada bulabildiğiniz en büyük ekranda izleyerek, hakkında konuşarak ve Blu-ray versiyonunu satın alarak ödüllendirin. Sony’nin başta Gwen olmak üzere birçok animasyon filmi üzerinde çalıştığını biliyoruz. Yani maceralar devam edecek, umarım aynı kalite devam eder.

CADDE NOTU: 9.0/10

”İnsanlara karşılıksız bir şekilde, yapılması gerektiği veya doğru olan şey olduğu için yardım eden kişi, gerçek bir süper kahramandır.” – Stan Lee

Kalbimizdesiniz! ❤

Stan Lee
Steve Ditko

İnceleme: Venom

Venom, 5 Ekim’de vizyona girdi. İnceleme yazısı spoiler içerir.

Ürünün daha fazla kitleye ulaşmasını arzulamak gayet doğal bir ticari hedef fakat bu neden filmin ortasında gerçekleşir? Filmin 18 yaş üstü için tasarlandığı o kadar belli ki vahşet içermesi gereken sahneler, arkada çalan gergin ve gereksiz baskın müzikler ile birleştiği zaman ortaya tam anlamıyla simbiyot çorbası çıkıyor. Kopan kafaların verdiği tepki ile Venom’un ekrandan kaçırılmak istenişini Disney’e ucuz bir göz kırpma işareti olarak görüyorum.

d6dd60d49c6b487c695c5f3f604959bbfcebbb70

Herkesin Eddie Brock ile Venom birleşmesini görmek istediği bir ortamda karakterin halihazırda anlatılmış bir derdini restoran sahnesi çekerek uzatmak, Venom’un ekran süresinin kısalmasına yol açıyor. Aynı şekilde, defalarca gözümüze sokulan simbiyot test sahnelerinin zaman çalmaktan başka bir işlevi yok. 1 saat 52 dakika uzunluğunda olan bir filmde yaklaşık 1 saat Venom ortalıkta görünmüyor. Venom ise tutarsız bir şirinlikten öteye geçemiyor.

Carlton Drake’in her üç filmden dördünde görülen ‘dünya çok kötü gidiyor, o zaman değiştirelim’ motivasyonu Riz Ahmed’in yavan oyunculuğu ile birlikte genel anlatımın tekdüze işleyişini oluşturuyor.

Tom Hardy, çok iyi bir aktör olduğu için kötü Eddie Brock performansı bile filmi vasat seviyesine çekebiliyor. Michelle Williams’ın canlandırdığı Anne Weying ile olan etkileşimi Eddie’nin dramatik anlatımına katkı sağlıyor. İkili arasındaki ilişkinin klişe bir şekilde sona ermemesi belki de filmin şaşırtan tek yanı. Eddie Brock & Venom ilişkisi ise birkaç sahne dışında çok tutarsız. Ani bir şekilde karar değiştiren, adeta Walt Disney karakterine dönüşen bir Venom var ve bu değişikliğin elle tutulur bir açıklaması bile yok.

Dog21gyXoAAOs9x

Son savaş Venom’un ani karar değişikliğinin sonucunda gerçekleşen bir karmaşa. Bulanık bir aksiyon var ve ekranda ne olup bittiğini takip etmek zor. Eddie’nin sözde ölüşü ise klişe dolabına sığmayacak büyüklükte bir anlatım. Kavganın başlama basitliğine değinmiyorum bile. Film boyunca devam eden rahatsız edici ses kullanımı burada da devam ediyor ve film kısa süren yavan bir aksiyon sonucunda sona eriyor.

Film sonrası sahnesinde Woody Harrelson’ı (Cletus Kasady, Carnage) görmek güzel. Venom devam filminin gelmesini Tom Hardy ve Harrelson gibi iki iyi aktörün tek film ile sınırlı kalmaması için istiyorum. İyi yazılmış bir hikaye ile ortaya etkileyici bir iş çıkabilir.

CADDE NOTU: 5.0/10

Siz Venom’u nasıl buldunuz? Görüşlerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın.

İnceleme: Ant-Man & The Wasp

İçinde bulunduğu ve 10. yılını kutlayan Marvel Sinematik Evreni’nin 20. filmi olan Ant-Man & The Wasp, Edgar Wright’ın ellerinde doğan, kendisinin stüdyo ile yaşadığı anlaşmazlıklar sonucu Peyton Reed‘in yönetmen koltuğuna oturduğu çok sevdiğimiz Ant-Man filminin devam filmi olarak karşımızda!

İlk Ant-Man Filmini Neden Sevdik?

İlk Ant-Man filmi, Marvel Sinematik Evreni yapımları içerisinde farklı bir yere sahip. Anlatımı diğer filmlerin aksine sade fakat başarılıydı. Espriler diğer filmlerde gördüğümüz gibi zorlama değil ve senaryo basit esprilerden oluşmuyordu. Çok sağlam bir yan hikayesi vardı. İki baba ve kızları arasındaki ilişkiyi çok etkileyici veriyordu. Sıradan CGI savaşlarının aksine yaratıcı aksiyon sekansları barındırıyordu. Ağırlık ve karizma yönünden genele göre zayıf olarak görülen bu film, sizi diğer tüm kudretli süper kahramanların arasında belki de en etkileyici anlardan birine ev sahipliği yapıyordu. Evet, bir karıncanın ölümü Odin’in veya Superman’in ölümünden çok daha etkileyiciydi.

thumb-1920-606176.jpg

Hatırlarsanız, ilk Ant-Man filminin film sonrası sahnesinde Hank Pym kızı Hope Van Dyne’a kendi Wasp kostümünü takdim etmişti.

2-y3VTrn.jpg

Sahiden Avengers’ın kurucu üyesi değil miydi Wasp? (Janet Van Dyne) Ancak evrenin 20. filminde The Wasp’ı izleyebildik. Bu duruma gerçekten üzülmemek elde değil.

Ant-Man filmini gerçekten seven biri olarak söylemek zorundayım ki Hank Pym ve Janet Van Dyne’ın çizgi romanlardan bildiğimiz karmaşık ilişkisi çok daha potansiyelli bir film malzemesiydi. Hank’in Janet’a attığı tokat gibi. Zamanına bakarsak Marvel Comics’in en cesur hamlelerinden biriydi. Fakat izleyici kitlesi ve kurulan evren neticesinde bu konudan uzak durma tercihinde bulunulmuştu.

Ant-Man filmini kısaca hatırlattıktan sonra Ant-Man and The Wasp incelememiz şu an başlıyor. Dikkat aşağıda bolca spoiler var!

Captain America: Civil War’da hatırlayacağınız üzere Scott Lang filmin sonunda Steve Rogers tarafından kurtarılmıştı. ‘Prelude to Infinity War’ serisinde ise şartlı tahliye ile evine döndüğünü öğrenmiştik. Filmin başında Scott’ın ev hapsine mahkum edildiğini ve uzun zamandır mahkum olduğunu öğreniyoruz. Hank ve Hope ise tüm varlıklarını kaybetmiş ve bunca zamandır FBI tarafından aranıyormuş. Scott ile ise hiç görüşmemişler.

Filme kısa ama öz bir giriş yapıyoruz. Filmin evrene bu kadar sıkıca bağlı olmuş olması filmin yapısına zarar vermiş. Filmi 19 bölümlük bir dizinin son bölümü haline bile getirdiği söylenebilir. Doğrusu, ilk filmin izlediği yol çok daha başarılıydı bu konuda. Filmin devamında yönetmen Peyton Reed’in belirttiği gibi tam bir MacGuffin şölenine dönüşüyor. Bu sayede film kendini ciddiye almama yolunu tercih ediyor.

Film boyunca bolca ilk Ant-Man sahnelerine gönderme ile karşılaşıyoruz, esprilere de yansıyor bu durum. Luis (Michael Pena) bu konuda rol çalıyor. İlk filmin yan hikayeleri daha da genişleyerek zaman zaman bunaltıcı hale gelse de başarılı bir şekilde işleniyor. Karakterler arası ilişkiler o kadar derin kuruluyor ki MCU filmleri arasında adeta bu özelliğiyle parıldıyor.

İlk filmde ana temayı soygun olarak tercih eden Reed, bu filmde ise temayı genişleterek riskli ancak yerinde bir tercih yapmış. Yan karakterler tempoyu zaman zaman gereksiz espriler ile bozsa bile film ilk Ant-Man filmi gibi oldukça başarılı bir komedi aksiyon filmi.

Filmin ana kötüsü Ghost, motivasyon olarak oldukça zayıf kalmış. Orijin hikayesi yine Darren Cross gibi Hank Pym’e bağlanmak istenmiş fakat bu konuda film başarılı olmaktan çok uzak. Üstünkörü geçilmiş. Ailesinin ölümüne üzülemiyor, Hank’e kızamıyoruz çünkü Hank’in doğrudan bir suçu bile yok.

The Wasp, Marvel Sinematik Evreni’nin En Etkileyici Kadın Kahramanı

Filmi bir The Wasp filmi olarak nitelendirmememiz için bir sebep yok. Evangeline Lilly role adını verdiği #WaspWorkout geniş çaplı diyet ve spor programınu bir yıl boyunca tüm aşamaları ile instagram hesabından hayranlarıyla paylaştı. Kendisinin özellikle aksiyon sekanslarında koreografinin güzelliğine olan katkısı büyük. Ekranda parladığını söylemek mümkün. Bu, onu Scarlett Johansson ve Elizabeth Olsen gibi isimlerin önüne geçmesinin nedenlerinden yalnızca bir tanesi. The Wasp ilk filmden beri yaşadığı karakter gelişimini takip ettiğimiz bir karakter oldu. Motivasyonun temelleri oldukça sağlam ve enerjisini izleyiciye kusursuz bir şekilde sunuyor. Aktris kendisine düşen görevi sonuna kadar yerine getiriyor.

thumb-1920-900541.jpg

Abby Ryder Fortson Filmin Gizli Yıldızı

Evangeline Lilly filmin spot ışıklarını kendi üzerinde topluyor ancak Cassie’yi canlandıran Abby Ryder Fortson çok tatlı bir oyunculuk sergiliyor. Kendisinin Avengers 4’te yer edineceğini biliyoruz ve izlemek için can atıyoruz.

75Ny9EZ1.jpg

Paul Rudd. Evet, biraz geç bahsettim ancak kendisi bize tekrar ne kadar kaliteli bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Özellikle Janet olduğu dakikalar salonda bulunan herkesi kırdı geçirdi. Michael Douglas ve Michelle Pfeiffer’in uyumu harika ve filmin duygusal anlarında Marvel’in ikonik karakterlerine yaraşacak performanslar sergilemişler. Hank ve Janet çizgi romanlardan farklı. Özellikle Janet’in de bilim insanı olması tercihi benim pek hoşuma gitmedi.

indir.jpg

Filmin giriş sekansı kesinlikle en iyi MCU giriş sahnelerinden biri olsa da filmin yapısını MCU’ya bağımlı hale getiriyor. Filmin karmaşık yapısı tempo sorunu yaratmasa bile izleyiciyi yoruyor. Filmi tek başına ele almamızı engelliyor bu durum. Filmin CGI efektleri ise özel olarak övülmeyi hak ediyor. Ghost ve bilim adamı Bill Foster’ın motivasyonları ise yetersiz. Yan karakterler yer yer başarılı olsalar da yaptıkları zorlama espriler filmin başarılı mizahını zedeliyor.

Film, iki after-credits barındırıyor. Bildiğiniz gibi ilk sahne Avengers: Infinity War esnasında geçiyor. Scott kuantum aleminde sıkışıyor, Hank, Janet ve Hope ise Thanos’un ‘The Snap’inin kurbanı oluyor. The Wasp bu kadar başarılı bir karakter olmuşken Avengers 4′te kendisini aktif olarak göremeyecek olmamız hayal kırıklığı. İkinci sahne ise fragmanlarda gördüğümüz bir sahneden ibaret ancak oldukça güzel düşünülmüş bir ayrıntıya sahip. Biraz bekletmesi dışında.

Karşımızda ilk filmin büyüsünü büyük ölçüde koruyan ve etkileyici karakterler barındıran fakat kendini ciddiye almayı reddeden MacGuffin’i bol aksiyonlu bir film var!

CADDE NOTU: 7/10

İnceleme: Death of Superman

Merhaba, hoşgeldiniz. Filmi izlediniz mi? Eğer izlemediyseniz bu inceleme yazısından SPOILER yeme riskiniz mevcut.

Film kan, vahşet ve argo gibi unsurları içerisinde bolca barındırıyor. 18 yaşın altında ve süper kahraman izlemek için gelen masum yavrucakları filmden uzak tutalım.

Film epik bir başlangıç denemesi ile başlıyor. Biçimsiz robotların suratından yansıyan Superman logosu ile güzel bir açı yakalıyoruz ancak filmin genelinde olduğu gibi burada da eksik bir unsur var; müzik.

Halihazırda bu filmi ısrarcı bir şekilde ‘New 52 Animasyon Evreni’ içerisinde yaşatan Warner Bros. Animation, Superman’in görünüşüne bir çekidüzen vermeyi uygun görmemiş. Biçimsiz kaslar, küçük bir logo, kasıntı yüz animasyonları. Aynı şekilde Wonder Woman’ın kostümündeki tutuculuk devam ediyor.

Death of Superman içerisinde onlarca karakteri, duyguyu ve hikaye birikimini barındıran epik bir patlama noktası. Ancak gelin görün ki yaklaşık olarak 5 senedir var olan bir animasyon evreninde bu hikayeyi anlamlı kılacak bir zemin verilmedi. Filmin ilk 30 dakikası, Batman ağırlıklı önceki 10 animasyon filminde Superman’in dünya için önemi ve değeri yeteri kadar vurgulanmadığı için bunu her fırsatta gözümüze sokuyor.

65333.jpg

Doomsday’in Superman’i öldürmek amacıyla yaşayan bir yaratık olduğunu az çok herkes bilir fakat burada genel geçer çizgi roman okuyucusuna hitap edildiği kadar sırf Superman adını gördüğü için kafa dağıtmak amacıyla satın alıp bu filmi izleyen birisine hitap ediliyor. Yani genel izleyici kitlesi. Bu sebeple Doomsday kimdir, dünyaya gelip ortalığı yakıp yıkmasındaki amaç ne, bunların hepsi film içerisinde cevap bulması gereken soru işaretleri. Bazı şeyler çizgi roman sayfalarında güzel.

Sırf Death of Superman hikayesine benzer bir görünüm vermek için ani bir şekilde Wonder Woman ile Superman’in ayrıldığını ve alelacele Lois Lane’in Clark Kent’in hayat merkezi haline geldiğini görüyoruz. Bu acelecilik film içerisinde de kendini belli ediyor.

maxresdefault.jpg

Filmin yaptığı güzel şeyler yok mu? Var tabii. Her ne kadar bunun aşırı olduğunu ve tek bir filme sıkıştığını düşünsem de insanların Superman’e olan güveni ve sevgisi iyi verildi. Jimmy Olsen ve Lois Lane’in bir an bile Superman’i terk etmediğini görmek çok hoştu. Wonder Woman’ın Doomsday ile girdiği aksiyon, Superman’in köprü üzerinde çocuk ile girdiği etkileşim ve insanları korumak için elinden gelen her şeyi yaptığı sahneler ‘Süper Kahraman janrasını başlatan işte bu adam!’ diye koltuktan fırlamama neden oldu.

Kesik ve acele bir şekilde ilerleyen film, tarihi olayı bizlere yeniden yaşatıyor ve Superman’i akıcı bir aksiyon sonucunda Lois Lane’in kollarında kaybediyoruz.

DeathofSuperman-AnimatedMovie1.jpg

Ve geliyoruz filmin en sinir kısmına. Yıllardır omuz omuza mücadele ettikleri arkadaşı bir canavar tarafından öldürülüyor ve cenazeye katılmayan Batman ile Wonder Woman dışında tek bir reaksiyon bile göstermiyor robot gibi dizilen karaktersiz Justice League üyeleri. Lex Luthor’un gereksiz konuşmasının ardından ucuz bir cenaze töreni ile uğurluyoruz evrenin en büyük kahramanını. Bari tabutu arkadaşları taşısaydı. Aynı film içerisinde tabuttan çıkma rezaletinden bahsetmiyorum bile.

Screenshot-from-THE-DEATH-OF-SUPERMAN-Sneak-Peek-YouTube.png

Death of Superman üstünkörü geçilmiş, sırf hikayenin ekmeğini yemek için önümüze atılan, hikaye anlatımı aceleci ve kesik, çizimleri ise hikayenin ağırlığı ile uyuşmayan, bu ağırlığı da veremeyen ve yanlışların doğruları ezdiği vasat bir yapım.

CADDE NOTU: 6/10

İnceleme: Deadpool 2

İnceleme yazısı az da olsa SPOILER içerecek. 

Film, ilk Deadpool’dan kan, argo ve şiddet olarak kesinlikle geri kalmıyor. Bazı sahneler yetişkinleri bile olumsuz anlamda etkileyecek türden. Bu nedenle, 18 yaş altı olan herkesin bu filmden uzak durmasını tavsiye ediyorum.

Filmin amacı çok net: komedi, aksiyon ve biraz olsun gelecek filmler için temel oluşturmak.

Deadpool 2, ilk filmin komedi çizgisinden şaşmayan, hatta üzerine daha fazla komedi unsuru ekleyen bir film. Aksiyon dozu ise neredeyse hiç düşmüyor, özellikle Cable odaklı aksiyon sahneleri izlemesi çok keyifli anları doğuruyor.

İlk filmden çok daha fazla gönderme mevcut, film daha fazla güldürme çabası içerisinde. Hikaye anlatımı sırasındaki sahne geçişleri bazı yerlerde modu aşırısı düşürse de genel olarak romantizm havasını barındıran başarılı bir hikaye akışı olduğunu söylemek mümkün. Ek çekimlerin negatif taraflarını hissediyorsunuz, bu kadar büyük bir bütçeye rağmen bazı sahnelerin görsel efektleri biraz göze batıyor.

Deadpool’un X-Men evrenine tam olarak geçiş yaptığını artık daha net bir şekilde görüyor oluşumuz güzel. Wade Wilson, diğer karakterler ile etkileşim içerisinde olduğu zaman bizlere harika anlar verdi bugüne kadar. Karakter yine bu fırsatı beyaz perdede en güzel şekilde kullanıyor.

thumb-1920-912969.jpg

X-Force üyelerinin motivasyonu ve etkisi fazla ucuz gelse de Cable ve Domino’nun film içerisindeki rolü ile ekibin komedi dozu ve şok edici ölümü bu durumu fazlasıyla telafi ediyor. Film bu anlarda yaratıcılık çıtasını arşa çıkarıyor resmen.

Josh Brolin, Thanos’un ardından Cable ile yine filme ağırlığını koyuyor. Aksiyon, mimik ve diyalog anlamında harika bir iş ortaya koymuş Brolin abimiz ancak karaktere yazılan hikaye çok zayıf. Komedi ve aksiyon sahnelerinden karakterin hikayesine çok önem verilmemiş. Filmin yaptığı popüler kültür göndermeleri zaman zaman aşırı olsa da içimizi kıpır kıpır etti. Özellikle Deadpool’un X-Men çizgi romanlarına selam çakması bizde kocaman bir gülümseme yarattı.

Film sonrası sahneleri en sevdiğim film sonrası sahnelerinden bir tanesi oldu. X-Men: Origins filmine gidip Wolverine’in önünde kendisini öldürmesi ve Green Lantern senaryosunu tutan Ryan Reynolds’ı vurması yıllar sonra bile unutulmayacak göndermeler. Bu şakaları olgunlukla karşılayan Warner Bros’u da tebrik etmek gerek. 

josh-brolin-deadpool-2.jpg

Bence solo film olarak ekran süresinin sonuna gelen Deadpool’un bir devam filmi gelmemeli. Wade Wilson’u başka yapımlarda yan karakter olarak görmeyi daha çok isterim.

Son olarak komedisi, aksiyonu, göndermeleri ve beyin yakan finali ile Deadpool 2, ilk filmden daha iyi başardığı şeyler olmasına rağmen hemen hemen aynı çizgi üzerinde ilerleyen ve üşengeç senarist ekibine sahip olan güzel bir yapım.

CADDE NOTU: 7/10